Ana Sayfa > Serra Okumuş Onay > Serra Okumuş Onay: F1 Türkiye GP’sinin geleceği tehlikede

Serra Okumuş Onay: F1 Türkiye GP’sinin geleceği tehlikede

08 Haziran 2009

serraonay“Formula 1 Türkiye Grand Prix’sini bu yıl yalnızca 32 bin kişi izledi. Ekonomik kriz tüm ülkelerde bilet satışlarını etkiledi şüphesiz. Ama, Türkiye’de yarışın ve pistin pazarlanmasıyla ilgili bir eksiklik olduğuna da şüphe yok. Bırakın yurtdışını, İstanbul dışından ve hatta içinden gelenler bile sayılı… Bu durum yarışın geleceğini tehlikeye sokacak. Seyircisizlik yalnızca, figüran eksikliği demek değil. Aynı  zamanda bu ülkenin bu spora evsahipliği yapmaya hazır olmadığı gerçeği demek. Binbir vaatle harcanan  milyon dolarların geri kazanılamaması demek!”

 

Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.

Serra Okumuş Onay

  1. Semih AKAY
    22:55 içinde 14 Haziran 2009 | #1

    Öncelikle dünya artık reklam dünyası olmuş durumdadır. Yani reklam yapmadan insanlara hiçbirşey yaptıramazsınız öğrenmelerini sağlayamazsınız. Formula 1′in Türkiye’ye geldiğini belki halkın yarısından çoğu bilmiyordu. Ama ondan önce olan Uefa Kupası finalini herkes biliyordu.Hatta tribünlerdeki taraftarların büyük bir bölümü bizim seyircilerimizdi. Peki bunun nedeni ne? Futbolu daha çok sevmeleri mi ? Yoksa yapılan kampanyalarla taraftarın ilgisi mi çekildi? Bu soruların cevapları çok basit aslında. İnternette çok dolaşan birisi olarak girdiğim çoğu sitede Uefa Kupası finalini ve biletlerle ilgili kampanyaları görüyorum. Halkın kriz nedeniyle para bulmakta güçlük çektiği bbir dönemde maçın biletleri halka uygun hale getirilmeye çalışılmış ve de çok da iyi bir geri dönüm olmuştur. Formula 1 içinde böle oldu. Ben hiç bi yerde ne reklam ne de bir kampanya duymadım. Bu nedenle de katılım sayısı oldukça düşük oldu ve bunun seyircinin suçu olarak gösterildi. Bu kriz döneminde bilet fiyatlarını uçuran yetkililer göz önüne alınmadan direk halkı suçlamak açıkcası çok basit oluyor. Burası Türkiye ve nerdeyse her erkek araba sevdalısıdır ve ehliyetini bile almadan araba kullanmışlardır. Bu ülkemiz için kötü bir durum olsa da anlatmak istediğim arabalara yarışlara düşkün olabileceğimiz ve olduğumuzu kanıtlamak içindir. Durum böle olunca da insan ister istemez soruyor; bu kadar arabaları seven insanların olduğu bir ülkede formula 1 gibi olağanüstü bir yarışa ilgi bu derece az oluyor? Yanıtı halkın arasında karışmadan onların halini anlamadan bilet fiyatları belirleyip ve gitmiyorlar diye eleştirerek bulamayız. Sonrada f1 Türkiye gp’si tehlikede diyoruz. Bence bunu çok geç söledik. Bunu pisti özelliştirmeden önce söleyerek halkın rahatça girip çıkabileceği bir yer olmasını sağlayabilirdik. Şimdi ise bu gibi anlamsız işlerin neticelerini çekiyoruz. İşte olayın asıl yüzü de budur.

  2. ddk
    00:32 içinde 16 Haziran 2009 | #2

    Formula 1 İstanbul’un ardından, kazananlar ve kaybedenlerden çok seyirci sayısı konuşuluyor. Türkiye’de Formula 1′e ilgi gösterilmediği gibi bir sonuca varılıyor ancak sorunun seyirciden çok spor yayıncılığından kaynaklandığı göz ardı ediliyor.

    İstanbul’a Formula 1 gibi dünyanın en önemli organizasyonlarından birinin getirilmesi büyük bir başarı olsa da, ülke genelinde bir spor kültürü oluşturulamamış olması aynı büyüklükte bir başarısızlıktır.

    Kabul edelim ki, 2-3 spor dalından kulüp bazlı olarak yapılan spor yayıncılığı, alternatif spor dallarına ilgi oluşması önündeki en büyük engel. Arada bir, ay yıldızlı bir sporcunun Avrupa ya da Dünya çapında yakaladığı bir başarı sayesinde, bir kaç günlüğüne de olsa gittikçe küçülüp ortadan kaybolan haberler bulunabiliyor ancak. Bu ülkenin insanları, Süreyya Ayhan olmasaydı “tavşan atlet” terimini hayatları boyunca hiç duymayacaklardı muhtemelen… İstanbul’da olimpiyatları canlı seyretmek hayalden bile güzel olsa da, kabul edelim, olimpik sporlara ilgi oluşturmak için, Pekin 2008 sırasında “hayali transfer” haberleriyle dolu “spor gazeteleri”mizden mi medet umacağız?

    Tüm Formula 1 sezonu boyunca, ulusal medyamız takip etti, kahramanlar yarattı, ilgi çekici noktalarını ortaya çıkardı da insanımız mı ilgi göstermedi diye sormak da yerinde olacaktır.

    Sonuçta kendi bindiği dalı kesen spor medyamızın, bir spor kültürü oluşturmanın kendileri için ne kadar kârlı olacağını anlayabilmesi için İstanbul Park gibi kaç tane milyon dolarlık tesisin yanlızlığa terkedilmesi gerekeceği de ayrı bir merak konusu…

  3. Celal VELET
    21:07 içinde 16 Haziran 2009 | #3

    Senede Bir Gün

    Otomobil sporları içinde dünyanın en çok ilgi gösterdiği organizasyon , tartışmasız Formula 1’dir.Formula 1, dünyada milyonlarca kişi tarafından zevkle ve heyecanla izlenen ve her geçen yıl farklı özellikleri ile,kural değişiklikleri,otomobillerin dizaynlarındaki değişikliklerle sürekli gündemde olan;sadece pilotları ile değil yanı sıra otomobillerin,motorların,şaselerin,lastiklerin ve teknolojinin de birbirleri ile yarış halinde olduğu bir endüstridir.
    Uzun tartışmalardan ve meşaggatli bir mücadeleden sonra İstanbul park pisti beş sezon önce bitirildi ve bütün ulus olarak meraklı olduğumuz üzere bunun dünyada nasıl yankılanacağını beklemeye koyulduk.Ve pistin özellikleri gereği yarış pilotlarının aklında hızla bu özellikler yer etmeye başladı.İstanbul Park’ın çok özel virajları ve özellikle de 8.virajı neredeyse tüm dünyadaki yarışseverler tarafından hızla öğrenildi.655 metre uzunluğundaki start-finiş düzlüğü ile geçiş yapmaya uygun bir pist olması,ayrıca yine hızlı ve çok zor virajları ile pilotların maharetlerini gösterebilmeleri için son derece uygun koşullara sahip olduğu da otoritelerce kabul edildi.Bunun yanında ters yönde akması ise yine ayırt edici bir özellikti.İşte bu ve benzer özellikleri ile henüz beşinci sezonunda bulunduğumuz Türkiye’nin Formula 1 macerasında daha yapılacak birçok şey olmasına rağmen hızla irtifa kaybetmeye başladık.Sert bir düşüş de çok uzak değil.Ülkemizin tarihi ve turistik özellikleri gereği dünyada tanıtıma çok büyük ihtiyaç duyan bir ülke.Ve en zor evrelerini geride bıraktığımız ,asıl meyvelerini toplamamız gereken bir dönemde hızla seyirci kaybı yaşamamız herhalde geleneksel organizasyon ve sistem eksikliğimiz ile izah edilebilir.Öteden beri İstanbul’un sahip olduğu tarihi ve turistik değerleri ile mevcut aldığı pay arasında büyük bir oransızlık olduğunu ve dünya turizm pastasından çok daha büyük pay alması gerektiğini çeşitli fırsatlarda tartışırız.Oysa Formula 1 gibi bir organizasyonla bu eksikliğimizi hızla giderebilecekken,belki de Formula 1’in doğrudan gelirlerinin yanında on katı geliri İstanbul ve Türkiye tanıtımından elde edebilecekken bu şansı hızla tepip gelecek sezondan itibaren İstanbul Park’da terk edilmiş bir pist ‘ten başka hiçbir anlamı olmayan kocaman bir atıl ve boş bir tesisle baş başa kalacağız.
    Oysa daha 5-6 yıl önce İstanbulPark pistinin yıl boyunca birçok otomobil ve motosiklet sporlarına evsahipliği yapacağı ,hemen hemen hiç boş kalmayacağı ve ülke tanıtımı için emsalsiz bir araç olacağı konuşuluyordu.Ancak gelinen noktada, senede bir gün F1 yarışının yapıldığı,bunun dışında neredeyse hiçbir organizasyonun yapılmadığ,seyirci kapasitesinin üçte birinin bile doldurulamadığı bir başarısızlık öyküsü haline geldi.Ülkemizin kıt olan ekonomik kaynakları ile büyük fedakarlık ve beklentilerle bina edilen böyle bir tesise hiçbirimizin kayıtsız kalmaya hakkı yok.Kendi ülkemizde dahi Formula 1 yarışlarının tanıtımına yeterince ilgi gösterilmemiştir.Yeterli organizasyonlar oluşturulamamıştır.Belki de bu başarısızlığımızda,Piste gereken ilginin çekilemeyişinde uluslar arası otomobil ve motosiklet çevrelerine ürünümüzün yeterince tanıtılamayışında geçmişten beri spora ve tesislere olan bakışımızdaki eksik ve yanlışlıklar da sebep olmuş olabilir.Genelde spora bakışımızda hep sansasyonel ve günübirlik başarılara dönük bir yaklaşım sözkonusudur.Geleceğe dönük fundemental çalışmalar,altyapı,amatör sporlar,gençler,çocuklar hep toplumsal olarak ilgi alanımızın dışında olmuştur.Hep amacımız bir maçı bir şampiyonluğu kazanmak olmuştur.Popüler sporlarımızda bü yüzden milyonlarca dolarlarımız dışarıya gitmekte,sporcu ve spor ruhunu geliştirmeye dönük çalışmaların hep uzağında olmaktayız.Hep hazır olan bir şeyleri alıp getirerek başarıya hızla ulaşmayı hedeflemekte,çalışarak eğiterek kademe kademe ve uzun yıllarca devamı gelebilecek organizasyonel ve sistemsel yapılanmaları gerçekleştirememekteyiz.

  4. Alper Başaran
    14:30 içinde 20 Haziran 2009 | #4

    Sporun futbolla eş değer anlamda kullanıldığı ülkemizde F-1 gibi elit sporun gelişmesini beklemek hayalcilik olur. Sabit fikirli, ilgi, değer ve alışkanlıklarını kolay kolay değiştiremeyen bir milletiz. Formula 1’i hep ‘sosyete sporu’ olarak gördük ve bu zinciri kırmamız pek mümkün görünmüyor.

    F-1, ihtiyacımız olan hız, tutku ve adrenalini bünyesinde barındırsa da bizim hız tanımlamamız maalesef otobanda teker dövüp asfalt ağlatmaktan öteye gitmiyor. Genlerimizden gelen şiddeti, agresifliği, öfkeyi kusabileceğimiz ve bu materyalleri kullanarak oyunun içerisine dahil olabileceğimiz sporlar bize hep daha albenili geliyor. Bu kavramları fanatizm kisvesi altında futbolun içerisine yedirmeyi başardık. Yine bundan primlenen box, kick box gibi dövüş sporları da ülkemizdeki popüleritelerini her geçen gün artırmakta.

    Türkiye’de sadece son birkaç yıldır sistemli yayını yapılan dövüş sporları akıl almaz talepler sonucu ülkemizdeki ikincil spor olan basketbolun tahtını sallar oldu. Duygusal, kırılgan bir millet olarak adlediliyoruz fakat vurmalı, kırmalı sporlara müthiş bir eğilimimiz var ve bu da bu işle ilgilenen zat-ı muhteremlere müthiş bir rant kapısı açıyor.

    Vasıfsız sabah programlarını ‘sırf halk istiyor’ diye reyting kaygısı güderek yapmaya devam eden televizyon yapımcıları gibi bu spora gönül veren organizatörler de benzer bir dayatmayla hareket edip zaaflarımızı çok iyi kullanıyor. Düzenlenen her organizasyon 10 bin – 15 bin seyirciye oynuyor. Bırakın İstanbul’u, Ankara’yı Edirne, Bursa ve İzmit’teki organizasyonlar bile ciddi kitleleri peşinden sürüklüyor. Organizatörlere bu ilginin gerekçesi sorulduğunda mantıklı ama insanın ağzını açık bırakan yanıtlar alıyoruz. ‘’Biz geleceğini savaşarak kazanmış ataerkil bir toplumuz. Dövmek, dövülmek bizim kanımızda var.’’

    Bilet fiyatlarına baktığımızda en kelepir yer nereden baksanız 30-40 lira. Ringe yakın yerlerde fiyat hanesinin sonuna bir sıfır daha ekleniyor. F-1 biletlerinin pahalılığından yakınan vatandaşlarımızsa ne hikmettir ki; şiddet eğilimlerini tatmin etmek için daha yüksek bedelleri ödemekten çekinmiyor.

    Bir yerde ilgi, alaka meselesi…Biraz da kültürel yatkınlık…Kendimize yakın olanı kabullenip diğerinden uzak kalmak için kulp uyduruyoruz. Yine basketbol da ilgisizlikten nasibini alan bir diğer spor dalımız…

    ‘’Bu ülkede futboldan sonra basketbol gelir.’’ fikri genel-geçerliğini kaybetmese bile basketbol bu ülkede hep üvey evlat muamelesi gördü. Galatasaray’ın 2000’deki UEFA zaferi milyonları sokağa dökerken Efes’in 96’da Koraç kupasını alışı aynı yankıyı uyandırmadı. A milli futbol takımının Euro 2008’deki yarı finali meclisin içerisine bile girerken, A milli basketbol takımımızın 2006’daki dünya 6.lığı iki günde unutuldu. Hidayet ortalığı kasıp kavuruyor bu dalga bile yeni yeni hissedilmeye başlandı.

    Federasyon dışında basketbola destek olan bir kurum, kuruluş yok. 2010’da dünya basketbol şampiyonasına ev sahipliği yapacağız ama bunu takıp, sorun edenimiz bile yok. Arazi belirsizliği, inşaat ihalelerinin gecikmesi nedeniyle FIBA’dan ciddi uyarılar aldık. Şampiyonayı kaybetme tehlikesi yaşadık. Organizasyonu bir şekilde elimizde tuttuk ama bu gecikme sicilimizin eksi hanesine işlendi. Büyük prestij arz eden, ülke tanıtımına katkı sağlayacak bu organizasyonun düzenlenmesinde hayırsever iş adamları ve devlet kanalından bir yardım gelmesi hoş olurdu ama yaprak kımıldamadı. Futbolda böyle bir organizasyon söz konusu olsaydı ülkece olağan üstü hal ilan eder hatta Galatasaray’ın yılan hikayesine dönen Seyrantepe projesini şampiyonaya yetiştirmek için dört koldan seferber olurduk eminim.
    Basketbol Federasyon Başkan Danışmanı Resul Yolcu’nun açıklaması vardı geçen günlerde. ‘’Ankara Arena’nın yapımına 12 Haziran itibarıyla başladık. Salon 240 gün sonrasına hazır olacak’’ denildi. Turnuvaya şunun şurasında 1 sene kalmış biz hala salon inşasına yeni başlıyoruz. Çok manidar… Millet 1 sene öncesinden hazırlığını tamamlar, salonun cilasını çeker köşeye çekilir. Biz de kuyruğumuzu altımıza kıstırarak toz, toprak içinde uğraşmaya devam ederiz.

    Spor kültürü, ilgi ve alışkanlıklar kadar ‘pazarlama’ faktörü de kanayan yaramız…. Ülke olarak her türlü spora ev sahipliği yapacak mimari alt yapımız var. Fakat işletme ve pazarlama alt yapımız aynı düzeyde değil. Elimizdeki ürünü ambalajlayıp tüketiciye sunmaktan şiddetle aciziz.

    Bırakın F-1’i, ata sporumuz (!) futbolda bile pazarlama sorunu söz konusu. Eloğlu kendi ligine ‘premier league’ damgasını yapıştırıp beş kıtada yayınlatırken bizim ligimiz hala gümrükten geçemiyor. İskoçya, Portekiz, Brezilya gibi vasat liglerin hepsini yayınlıyoruz ama kendi futbolumuzu dışarıya kabul ettiremiyoruz.

    Sadece iki kulübün domine ettiği, 12 takımlı İskoç ligi haspel kadar tanınıyor, ilgi görüyor. Fakat 5 takımın son haftalara şampiyonluk iddiasıyla girdiği, ligin altının da üstünün de cayır cayır kaynadığı Turkcell Süper Lig’i bilen, takip eden yok.

    Bir de Amerika gibi pazarlama konusunda yakınından geçemeyeceğimiz role model ülkeler var. Biz 1 numaralı sporumuzu globalleştirmekten acizken adamlar basketbolunu (NBA), buz hokeyini (NHL), Amerikan futbolunu (NFL) tüm dünyaya kabul ettirmiş. Sonucunda reklam ve yeşil kağıt parçası olarak geri dönüm sağlanmış. Stern’ün NBA’i 25 yılda nerdeyse 25 kat büyüttüğü göz önüne alınırsa sanırım bize de bir David Stern lazım.

    Millet elindeki geniş spesialiteyi her geçen gün biraz daha çeşitlendirirken, biz her gün aynı yemeği yemeye ısrarla devam ediyoruz.

  5. Abdullah Aksoğan
    18:54 içinde 20 Haziran 2009 | #5

    Formula 1’in tutmayacağı ilk bahsi geçtiğinde bile belliydi. Her yönden fiyaskoya hazır olmak gerekiyordu ancak gerçeklerin üstü örtüldü. Ülkemizin en acı gerçeğidir. Umutla ileriye bakmak güzel bir şey ancak olumsuzlukların üstünü örterek olumsuzlukların ortadan kalktığını sanmak büyük hata.

    Formula 1 pistinin dolması için ben size birkaç öneride bulunayım isterseniz?

    -2 tane araç tutun, birisini Adnan Polat, Diğerini Aziz Yıldırım sürsün o piste 250.000 kişi gelir! Bu ülkede en önemli spor olayıdır Galatasaray – Fenerbahçe kapışması! Ortamı gerecek birkaç açıklama yeterlidir!

    -Araçları tutmaya devam edin, Birisini R. Tayyip Erdoğan diğerini Deniz Baykal sürsün, 250.000 kişi mutlaka gelir ancak bu gelen seyirciler para ödemez tahminen parti liderleri tarafından üste para alarak izlerler!

    -Araçları tutmaya devam edin, Birisine laik’lik yazın, diğerine elden gidiyor! Yazın, emin olun 250.000 kişi o piste gider!
    Örnekleri çoğaltabiliriz!

    Küçük yaştan beri spor’a teşvik edilmeyen bir millet olarak takım oyununu bilmediğimizden ve sağlıklı vücutlar içinde çalışan sağlıklı beyinlere sahip olmadığımızdan Formula 1 gibi bir takım sporunu anlamamız beklenemez.

    Formula 1, bir takım oyunudur.

    Formula 1, bir bilim oyunudur.

    Formula 1, bizim ülkemize fazla bir spordur.

    Ülkemizde ilah gibi tapılan bir spor olan futbol’un bile seyirci çekmediği bir ortamda, ekonomik krizi atlatamamış bir ülkede Formula 1 izletilmesi zaten zordur.

    Senede bir defa yapılan bir organizasyona bu ücretleri ayıracak vatandaşlarımızda mutlaka vardır. Onların gelmemesi de tamamen spor’a teşvik ile alakalıdır.

    Her şey’e rağmen, Bu kadar olumsuzluk üstüne FIA’nın yaptığı takımların şevkini kırıcı kararlarda gerçek Formula 1 seyircisini pistten olduğu kadar TV başından da uzaklaştırdı.

    FIA kendi içerisinde bu sorunları çözmezse, Ülke olarak içimizde ki bu sorunları çözmezsek 100 yıl geçse o piste 250.000 kişi getiremeyiz.

  6. Murat İlter
    15:28 içinde 21 Haziran 2009 | #6

    Motorsporları seyircisi Türkiye’de hiç bir zaman artmayacak !

    Uzun yıllar motorsporları haber-makale yazan, yerli-yabancı bir çok pistte ve rally parkurunda fotoğraf çeken birisi olarak böyle bir başlık kullandığım için gerçekten üzgünüm.
    Ancak ne yazık ki bir gerçeği inkar edemeyiz. O da sporun bu ülkede bir eğlence yada sosyal aktivite olarak görülmemesi.
    Alışkanlıkları farklı olan toplumlara baktığınızda eğlence anlayışlarının, sosyal aktivitelere katılma tercihlerinin ne kadar farklılıklar gösterdiğini göreceksiniz.
    Sadece motosporları değil, bu ülkede seyirci sıkıntısı yaşayan. Sadece yarışlar değil, bu ülkede yapılan yatırımlarının karşılığını alamayan.
    Her şeyden önce Avrupalılarla bizi kültürel ve sosyal alanda iyi analiz etmeliyiz. Onların eğlence alyaşıyla bizim eğlence anlayışımız bir değil. Avrupanın her hangi bir ülkesinde, hatta kasabasında yaşayan birisi, bu tür sportif olayları bir eğlence olarak görüp yerinde izlemek için bazen eziyetlere bile katlanmayı göze alabiliyor. Tıpkı Jyvaskyla’daki Finlandiya Rallisinde insanların sabahın ilk ışıklarıyla dağ tepe orman aşıp etapları doldurması gibi.
    Avrupa’daki insanlar tek düze bir yaşayışla günlerini geçiriyorlar. Evden-işe, işten-eve bununla birlikte sosyalleşmek için ne zamanları ne de istekleri var. Ancak sportif organizasyonlar bu anti-sosyal insanların ayda üç-dört günde de olsa deşarj olabilecekleri bir platform sunuyor onlara. O sakin içine kapanık soğuk insanlar, bir anda dünyanın en neşeli, en insan canlısı, en sosyal bireylerine döneşebiliyorlar. Bu bazen Dünya Yüzme Şampiyonası’nda, bazen bir rally de, bazense bir bisiklet turunda kendisini gösterebiliyor. Bu insanlar gittikleri bu spor organizasyonu hakkında belki de en ufak bir bilgileri yada ilgileri bulunmuyor. Ama onlar bu sayede hayatlarında hiç olmadıkları kadar sosyalleşebiliyor ve gönüllerince eğlenebiliyorlar. Bunun için de dağdaki bir etabı seyirci noktasından izlemek için bilet almayı bile göze alıyorlar.Oysa ülkemiz insaı zaten yılın 365 güü sosyal. Her fırsatta da işte olsun, ailede olsun sosyalleşme düzeyini ve buna bağlı olarak eğlence seçeneklerini durmadan geliştirebiliyorlar. O neden bu insanların kafasına sliah dayamadıkça, böyle insanları Dünya Yüzme Şampiyonası’na, Bisiklet turuna,yada bir motorsporları yarışına getirmek mümkün görünmüyor.
    Sportif etkinlikleri tercihte üçüncü kıstasımız kültürel faktörler olarak karşımıza çıkıyor. Belli bir kültürü alan insanlar, anlamadıkları ama bir şekilde yakınından teğet geçen sportif organizasyonları, bunlar tanıdıkları birisinin ilgilendiği, yada yaşadıkları yerde yapılan bir etkinlik olabilir, kesinlikle kayıtsız kalmıyorlar. Bu tür insanlar ülkemizde ne yazık ki son derece az ve zaten sayısı az olan bu insanlar bazen çevresel etkenler (mahalle basısı) yüzünden tercihlerini başka yönlerde kullanabiliyor.
    Böyle olunca ne herhangi bir branşında ne de motorsporlarında hayal ettiğimiz seyirciyi bulamayacağız.

  7. Bülent Dölek
    16:37 içinde 22 Haziran 2009 | #7

    İki sene önce Olimpiyat Stadı’nın kale arkasında oturmuş maçın başlamasını bekliyoruz. Konuştuğumuz ne Roberto Carlos transferi, ne de ilk defa seyredeceğimiz turkuaz renkli forma. Mutabık olduğumuz konu, bu tesiste(!) herhangi bir spor yapılamayacağı; mutabık olamadığımız konu ise…

    “Bu stad yer seviyesinin altında ya, alt tribünler hizasına kadar su doldurursan süper göl olur, üst kata şezlongları koyacaksın, halka açacaksın…”

    “Bence bu kadar tribün inşaatı boşa gitmesin, her birini blok olarak kapatarısan 2000′er kişilik büyük amfileri olan müthiş bir üniversite olur. Çim zemin de üniversitenin meydanı olur…”

    İstanbulpark’ta, 5 sene, pistin 5 ayri yerinden, 5 birbirinden zevksiz yarış seyretmeme rağmen pistimizle ilgili olarak Olimpiyat Stadi’yla ilgili düşündüklerimin benzeri bir senaryo hiç aklımdan geçmedi.

    Bizde yarışlar başlamamışken Almanya’da Hockenheim’da yarış seyrettim; ben İstanbulpark için hala umutluyum. Tesis olarak Hockenheim’la kıyaslanmayacak derecede iyi imkanlara sahibiz İstanbul’da… Neyimiz mi eksik? Neleri mi değiştirmemiz gerekiyor?

    1-DOĞRU ÜRÜNÜN PAZARLANMASI: “Dünyanın en hızlı arabalarını görmek için..” diye ürünü pazarlarsanız, bu tek seferlik deneyimi bir kere yaşayan “gittim gördüm, pek gürültülüydü” diyen kimse bir daha gitmek istemez. “Nasıldı yarış?”, “Ya evet çok hızlılar”, “Eee, başka?”… Halbuki Formula 1, yarışın sadece birkaç saati kapsadığı her yerde her ulustan rengarenk insanları görebileceğin, bangır bangır müzik ve arka plandaki motor sesleriyle geçecek, yiyeceğin içeceğin, bol güneşli bir gündür; doyasıya eğlencedir. Pazarlanması gereken eğlencedir, hızlı arabaların görüleceği sanayi müzesi gezisi değil.

    2-FORMULA 1′E GİTMENİN ÖĞRENİLMESİ: Yarışın ilk yıllarında medyamız Formula 1 nedir eğitimini verdi ama TV seyircisini eğitti, piste gelecek seyirciyi doğru eğitmedi. Mikrofonu eline alan muhabir sadece “kulak tıkacı kullanmanız şart”, “trafik sıkışıklığı için erken hareket edin” gibi gerekli ama tatsız güvenlik tedbirlerini anlattılar. Biri de çıkıp tereyağın fıkırdadığı yemek programlarının lezzetinde ballandıra ballandıra anlatmadı konuyu: “Yanınıza radyo alabilirsiniz, muazzam motor gürültüsünden anonsları duyamayacaksınız, radyodan aldığınız canlı bilgiler kalabalığın içinde sizi popüler bile yapabilir, kim bilir 3-5 yabancıyla tanışırsınız belki”, “Güneş kremi şart ama şapka takmayı da ihmal etmeyin, eğlenceye dahil olmak için desteklediğiniz takımın şapkasını taşıma önemli. Yüksek fiyatlar korkutmasın, önceki sezonun şapkalarını daha ucuza almak mümkün. Yeter ki size bakan McLarenci mi Ferraci mi bilsin”, “Sıcakla başa çıkmak için bol sıvı tüketeceğiz, sıcak ve alkol tehlikeli olabilir aman kendinize dikkat edin. Sırayla taşırsınız, yanınıza buzluk almak çok keyifli oluyor. Hele bir de annenizi ikna edip limonata yaptırabilirseniz, değmeyin keyfinize.”, “Ne kadar kalabalık giderseniz, o kadar çok eğlenirsiniz.”

    3-KİTLESEL EYLEM PLANI: Eğlenceyi pazarladık, eğlenceli bir günün motivasyonunu verdik; insanlar gider miyiz diye düşünürken kitleyi harekete gecirecek son darbe sponsorlardan ve marketlerden gelecek. “Hoka mola sponsorlugunda, F1 biletinizi gösterin Higros’tan buzluğunuzu %40 indirimle satın alın”, “F1 gunesi yakmasin, Yansaş’larda tüm güneş kremleri %30 indirimli”. “Her 100tl’lik akaryakıt alışverişinize Ferrari sapkası veriyoruz”.

    Bedava bilet dağıtarak ilgili ilgisiz, tek seyirlik bir kitle toplamak yerine, bastan sonra Formula 1 izleme deneyimini kendi keşfeden ve yaşayan bir kitle yaratmak…

    Tüm bu çalışmalar sonucunda kişilerin şimdi olduğu gibi “sen gidecek misin?” “bilmem ki, sen?” diye sormak yerine “biz gidiyoruz sen de gelsene” diyeceğine eminim.

    Ana tribunu doldurmak sponsorların sorululuğunda olursa, yukarıda bahsettiğim gibi bir pazarlamayla açık alanlar ve ucuz tribünler doldurulabilir.

    Bulgarlar, Yunanlılar, Ruslar, Romenler, Estonyalılar, hepsi İstanbulpark’a geliyor, Türkiye’ye geliyor. Eskiden gidebileceğimiz en yakın Grand Prix, Macaristan’dayken, burnumuzun dibine kadar gelen bu güzellikte kolayına vazgeçecek değiliz.

    Yeter ki, “bu sene son mu” psikolojisini bertaraf edip, yarışımızın ilk yıllarında toplumca yaşadığımız heyecanı, yukarıda bahsettiğim gibi bir pazarlama çalışmasına kanalize edebilelim.

    Bir yarışı sadece “sekizinci viraj” “sekizinci viraj” diyerek pazarlamak mümkün değil.

  8. Erhan Özarık
    Erhan Özarık
    16:56 içinde 24 Haziran 2009 | #8

    Ne Kadar İzleyici Bekliyorsunuz ?

    Herkes yazısında futbola endeksli bir spor anlayışımız olduğundan bahsetmiş. Bunun neden bu kadar yadırgandığı ve “hakir” görüldüğünü anlayabilmiş değilim. Tabi futbol ilgilendiğimiz spor dallarının başında gelecek. Çünkü futbol kadar oynanabilir bir spor bilmiyorum. 2 kişinin canları istediğinde futbol oynayabilmesi için sadece 2 adet taş ve ezik bir kutu kola yeterli olacaktır. İnsanlar kendilerininde faaliyet gösterebilecekleri sporları sevmekte ve haliyle seyretmekte o kadar haksızda sayılmaz.

    ********

    Gelelim F1′e ve bunun paralelinde Türkiye’deki motor sporlarına…
    Yıllardır hep ayni sızlanma vardır: Türkiye’de motorsporları ilerlemiyor,pilot yetişmiyor,spora ilgi az vs… Türkiye şartlarında sıradan birinin (-ki maddi anlamda çoğumuz sıradanız) herhangi bir Mahalli Rally’e katılması demek (ucuz bi homologe N2 araba ve internetten bulduğu kullanılmış koltuk,tulum vs… ile) yaklaşık 15.000 TL harcaması demek. Benim çevremde bunu yapacak kimse yok. Kendimide buna dahil etmeliyim. Bu maliyetlerle yarışamayanlar haliye motorsporlarına o kadarda ilgili olamıyor. Heleki diğer ülkelere göre ucuz kalan fakat ülkemiz şartlarında bir haftasonu aktivitesi için (özellikle İstanbul dışından geleceklerin) pahalı kaçan F1 Türkiye’ye katılımın fazla olmaması doğal bi sonuçtur.

    Birde Fia ve F1 yönetimin tuhaf kural değişiklerinden Türk F1 severlerin sıkıldıklarını belirtmem gerekiyor. Herkez Mika-Shumi yıllarını hatta daha eskileri özlüyor.

    Sonuçta; geneli maddiyatla fazla ilintili olan bu spor için tabana hitab eden uygulamaların yapılması şart.

    Bedava yarış seyretmek ve motorsporları organizasyonlarının içinde bulunmak isteyenlere bir tavsiyem var. Tosfed’in ücretsiz yarış gözetmenliği kurslarına katılıp Yarış Gözetmeni olabilir ve bağlı oldukları İl Gözetmen Kurullarına göre F1′de dahil olmak üzere birçok yarışını gayet yakından izleyebilirler.

  9. 21:26 içinde 14 Temmuz 2009 | #9

    İstanbul Park’da yapılan son 3 grand prix’e de katılma şansım oldu. Seyirci sayısının her sene azaldığını çok rahatlıkla farkedebiliyorsunuz. Burada en önemli farklılık Türk seyirci ya da başka bir deyişle yerli izleyicinin ilgisinin bıçak gibi kesilmiş olması. Bu sene özellikle yabancı seyircilerin ezici bir üstünlüğü vardı. Onlar açısından çok şeyin değiştiğini düşünmüyorum.

    Dolayısı ile asıl problemin yurt içi pazarındaki pazarlama eksikliğinden geçtiğini düşünüyorum. Futbolun çok yoğun bir şekilde yaşandığı, hissedildiği, hayatın her alanına işlediği bir ülkede 2. spor olan basketbolla bile arasında bu kadar fark varken bilet fiyatlarının ülke standartlarının üstünde olduğu bir organizasyonun çok daha cazip bir hale getirilmesi gerekiyor.

    İnsanların beyinlerinde kriz psikolojisinin yerleştiği bir ortamda televizyondan daha fazla hakim olunduğuna inanılan böyle bir organizasyonun insanlar için fayda-maliyet analizi yapıldığında tercih edilebilir bir hale getirilmesi gerekiyordu. İtiraf etmek gerekir ki bir çokları için lüks tüketim sınıfına giren Formula 1 için insanların daha doğru bir ifade ile Türk / Yerli seyircilerin beyinlerindeki duvarı yıkacak stratejiler geliştirilmeliydi.

    Özellikle de yerli seyircilerin bir çoğunun sponsor firmalar yolu ile bilet temin ettiği düşünüldüğünde böyle bir sıkıntı yaşanacağı aşikardı. Yani sponsor firmalarında kriz gerekçesi ile bilet alımlarını ciddi anlamda durduklarını biliyor ve duyuyorduk. Bu nedenle de etkin bir pazarlama ve fiyat politikası izlenmeliydi.

    Bu yıl bir çok kişinin de dikkatini çektiğini düşünüyorum. İstanbul’da yarışlara 1 ay varken bile yoğu bir reklam faaliyetinin olmadığını çok rahat görebiliyordunuz. En basit iletişim yolu olan yazılı görsel basında bile son 2 haftada tanıtımların yoğunlaştığını gördük. Buna ek olarak diğer bir etkili görsel yol olan billboard’lar ile tanıtım da yine 3 hafta kala yapılmaya başlandı ve özellikle bu konuya dikkat etiğim için çok fazla dikkat çekmediğini de belirtmem gerekiyor.

    Aslında bakarsanız Ecclestone zaten İstanbul Park’ın çok karlı bir yatırım olmadığının farkındaydı bu seviyelere kadar gerileneceğini tahmin etmişmiydi merak ediyorum.

    5 yıllık kontratın bitmesine sadece 2 yarış kaldı ve sonraki süreç için ben de pek olumlu konuşamıyorum. İstanbul Park’ın geleceği adına Yerli seyircinin tribünlere çekilmesi şart yoksa önümüzdeki yılların da bundan bir farkı olacağını zannetmiyorum.

  10. 02:36 içinde 15 Temmuz 2009 | #10

    Ekonomik kriz bizim için yeni bir kavram değil. Gelir dağılımında ki uçurumlar küresel ekonomik krizden önce de bizim hayatımızın içindeydi. Bu sene F1’de ki boş tribünleri bilet fiyatlarının el yakmasına bağlayalım tamam. Peki, Galatasaray-Fenerbahçe derbilerinde ‘eski açık’ için karaborsada asgari ücretini gözden çıkaran kişiler nasıl açıklanır?

    Motor sporları Türk sporseverleri için geçmişi çok uzak bir dal değil. İstisnai bir grubu saymazsak, kitlenin genelinin günlük hayatında pek rastlamadığı garip araçların, saate 320 km hızla, bir pist etrafında turlamasının ‘spor’ olarak algılanması; Schumacher’in benimsenmesiyle eşzamanlı…

    Bu yıl Kurtköy’e 32 bin kişinin gelmesin de, dünyayı etkisine alan ekonomik krizin birtakım yansımalarının olduğu kabul edilebilir. Yabancı F1 tutkunları için bu nedeni haklı olarak görsek de, durum bizim insanımız için biraz farklı olmalı. Ekonomik durumlar ilk planda asıl neden olarak görülebilir. Ancak pistin en güzel alanı olan çıkış/bitiş düzlüğünde ki ana tribün bile dolmadı. Üstelik ana tribünü doldurması beklenen güruh krizi çoktan ‘teğet’ geçmişken…

    F1’de yarışan markaların isimleri bile, metrobüse binerek bayram eden orta sınıf insanımız için bir şeyler ifade ediyor olmalı. (Ya da hiçbir şey ifade etmiyor.) Sırf marka isimleri bile, F1’in ‘zengin sporu’ olarak algılanmasına yeter. Bu sene ki yarışın en ücra köşelerden bile çeken TRT’den yayınlaması da bir kısım sporseveri ekran başına bağlamış olabilir. Bunlar 32’bin kişiyi açıklayan birer neden ama işin aslı çok daha derinlerde bir yerlerde olmalı.

    Formula 1, tenis, kürek vb. sporların üzerinde bulunan ‘zengin sporu’ algısı, taraftarın oyuna dahil olmasıyla kırılabilir diye düşünüyorum. Herkes hayatında bir kere bile olsa kendini, tribünleri ayağa kaldırırken hayal etmiştir. Yani kendisini çimde, parkede, havuzda, kortta görmek ister. Kendisini de geçtim; çocuğunu, yan komşusunu, askerlik arkadaşını ya da sadece tanıdığı bir yüzü görmek ister orada. Bu anlamda Formula 1’de yarışmaya aday bir pilotumuz olmadığı sürece, F1 heyecanı uzun soluklu olmayacaktır. Sadece İstanbul’da yapılıyor olmasına lütfen ilgi buraya kadardı.

    Mesele sadece motor sporları içinde geçerli değil. Spor adına kahramanlar yaratmanın ne demek olduğuna çok defa şahit olduk. 90’ların ortasında -bizden biri olmasa da- Naumoski ile yükselen basketbol sevgisi, bizden tam on ikisi ‘12 Dev Adam’ ile doruk noktaya ulaştı. 2001’de Avrupa Şampiyonası’ndan sonra sokaklarda ki basketbol sahalarında yer bulmak imkansızdı… Okulu hiç sevmeyen bizler sırf potası var diye kamp kurduk okul bahçelerine… Çünkü Abdi İpekçi’de Memo’yu Hido’yu’i, İbo’yu görenler, -istisnasız her ilde bulunan- Cengiz Topel Lisesi’nin bahçesinde Kutluay olup üçlükleri sıralamak istiyordu. Sürreyya Ayhan bir zamanlar tartan pistte koşarken, genç kızlar turuncuya boyanmış ayakkabılarıyla evlerine gidip, çok defa azar yemişlerdir annelerinden. Bilardonun ‘dumansız hava sahasında’ da oynanabileceğini gösteren Semih Saygıner’de birçok kişiye model olmuştur. Hadi güreş ‘ata sporumuz’ ilgimiz hep vardı, peki Naim Süleymanoğlunu’nun Seul’de kendi ağırılığını üçle çarpması, Halil Mutlu’nun kalbinin çarpmasına neden olmamış mıdır? Oktay Derelioğlu 10 Belçikalıyı geçtiğinde, halı sahada ‘şahsi’ oynayanların sayısı 10’dan bir hayli fazlaydı. Ve ismini sayamayacağımız sayısız kahraman…

    Peki biz ne yaptık? Memo’yu, Hido’yu dinlemeden, onları vatan haini ilan ettik. Süreyya’yı dünya standardında bir atletin hocası olamayacak Yücel Kop’a emanet ettik. Hah! Bir de devşirme yıldızımız Elvan’ı ‘ayılara’… Bilardo literatürüne sayısız ‘Saygıner vuruşu’ kazandıran istekamız da Fransa adına yarışacakmış. Sanal sosyalliğin başkenti ‘Facebook’tan araklama fotoğraflarla Arda’yı da küstürmüştük.

    Artık Futbola göre alternatif spor denilebilecek diğer bütün dallarda merakı, ilgiyi, dolu tribünleri görmek istiyorsak, her dalda yeni kahramanlar yaratmak zorundayız. Tesisleşmenin öneminden belirli aralıklarla bahsedilir. Tesisleşmede ki amatörlüklerimiz ayrı bir tartışma konusu. Ama öncelikli ihtiyacımız insanlara alternatif sporların sevgisini de aşılamak olmalı. Bunun en basit ve kestirme yolu da örnek alacakları modellerin için çabalamaktır diye düşünüyorum. İçini heyecanla dolduracak kişiler olmadıktan sonra pistler, statlar, salonlar neye yarar bilmiyorum.

    Otomobilciler ve Motor Spor Sporları Federasyonu Başkanı’nın alkollü araç kullanmaktan ehliyetine el konduğu ülkemizde kahramanlar yaratmaya nereden başlamak gerekiyor buda ayrı bir soru işareti.

    Formula 1 organizasyonu, ülkemizin ev sahipliği yaptığı dünya çapında ki nadir işlerden. Son 5 sezondur yarış takvimi içinde olması nedeniyle de belki de şimdiye kadar ki organizasyonlar içinde en önemlisi. Devamlılığın, istikrarın hayatın her alanında sorun oluşturduğu Türkiye için F1’in geleceğinin pek parlak olmaması kimseyi şaşırtmamalı. Acil ama uzun vadeli politikalar ortaya konmazsa, saat yönünün tersine akan bir pistimiz var diye avunmaya devam ederiz.

    Seneye Formula 1 yarış takvimi içinde İstanbul Park olur mu bilinmez. Olursa tribünlerin hali ne olur diye merak edenlere bir önerim var. Gidip karting pistlerindeki ilgiye baksınlar. Çünkü o pistlerdeki Alonsolar, Hamiltonlar, Schumacherler, Sennalar kadar tribünde olacağız.

Yazı Sayfaları
  1. Henüz geri dönüş yok.
Bu konuya yazı göndermek için giriş yapmanız gerekmektedir.