Serra Okumuş Onay: F1 Türkiye GP’sinin geleceği tehlikede
08 Haziran 2009
“Formula 1 Türkiye Grand Prix’sini bu yıl yalnızca 32 bin kişi izledi. Ekonomik kriz tüm ülkelerde bilet satışlarını etkiledi şüphesiz. Ama, Türkiye’de yarışın ve pistin pazarlanmasıyla ilgili bir eksiklik olduğuna da şüphe yok. Bırakın yurtdışını, İstanbul dışından ve hatta içinden gelenler bile sayılı… Bu durum yarışın geleceğini tehlikeye sokacak. Seyircisizlik yalnızca, figüran eksikliği demek değil. Aynı zamanda bu ülkenin bu spora evsahipliği yapmaya hazır olmadığı gerçeği demek. Binbir vaatle harcanan milyon dolarların geri kazanılamaması demek!”
Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.
Türkiye’de tek bir spor dalı var: Futbol. Onda bile herşey 3buçuk takımın etrafında dönüyor.
Ülke tanıtımı diye kendimizi yırtıyoruz. Eurosport’ta Turkey reklamı görünce seviniyoruz. Mutlaka diğer ülkelerin reklamlarını da izliyor, ya kıskanıyor, ya kulp buluyoruz. F1, Olimpiyatlar gibi şansları kullanmak istiyoruz. Ancak her ikisi için de kemik bir izleyici kitlesine sahip değiliz. Tesisleri yapınca dolar sanıyoruz, dolmuyor.
Yerel takımlarımızın kendi yerel taraftar grupları var. Onların içinde bile üç büyüklere sempati duyanlar yok değil. Basketbol deseniz lokomotif kabul edilen Efes Pilsen’in taraftarı yok. Finallerde Fenerbahçe Ülker’e deplasman taraftarı uygulaması yapmıyordu bu seneye kadar Efes. Bu sene yaptı ama maçları Ayhan Şahenk’te oynuyor. Çünkü Abdi İpekçi’de oynasa Fenerbahçe’ye vereceği kontenjandan geri kalacak yeri dolduracak taraftarı yok. Bunu yaratmak için bir kültür geliştirme çabası da yok.
F1 ise iyice “lüks” bir spor. Bilet fiyatları ortada. Pist kurulurken baz alınan en ucuz bilet fiyatları Macaristan’dan örnek alınmıştı. Ona rağmen dolmadı, dolmuyor, dolmayacak. Sponsorların alıp dağıttığı biletler olmasa söz konusu rakam nerelere gelir kimse bilemez.
Konu hep dönüp dolaşıp aynı yere geliyor; ulusal spor politikamız yok. Çocuklarımız spor sevgisi taşımıyor. Ancak aidiyet duygusu doldurmak için yanaştıkları “kazanan” takımlarıyla renk seçiyorlar. Müsabaka, rekabet, sportmenlik gibi kavramlardan uzağız. Bu kavramları az biraz sindirmiş bir gençliğimiz olsa bunların bulunduğu, yarışma kavramının heyecan ve adrenalinle keyfe dönüştüğü herhangi bir spor dalının seyirci potansiyelini oluşturmak işten bile değil.
Ama yapmıyoruz. Beden eğitimi derslerinin angarya geldiği bir ülke burası. Devlet pisti yapıyor yolu sonra, stadı yapıyor, yolu sonra. Olimpiyat stadını dağa tepeye kuruyor ki kırılacak rekorlar bile tescil edilemesin rüzgar koşullarında. Spor salonu yapıyor, açılışını yapamıyor çatısı çöker diye korktuğu için.
F1 yarışlarının yayın aralarında verilen İstanbul manzaraları çok güzel. Kaç turist getirir bilinmez. Pistin kendini amorti edip kâra geçmesi için gerekli fırsatı yakalayıp yakalayamayacağımız konusu karanlık. Pistin kullanım hakkıyla ilgili dönen haberleri de hatırlayacak olursak, F1 giderse pist ne olur bilinmez. Patates saklamak için tünel açıyoruz, veya mahsul kurutmak için havaalanı kullanıyoruz. Piste de bir çare buluruz.
2005′ten bu yana ne değişti?
Bir organizasyonu düzenlemek mi,yoksa düzenlenen bir organizasyonu sürekli kılabilmek mi daha büyük başarıdır? Formula 1 yarışlarının bir ayağının İstanbul Park’a getirilmesi,elbette bu işe gönül vermiş kişilerin çok büyük bir başarısıdır.2005 yılının Ağustos ayına döndüğümüzde,F1 organizasyonunun ülkemizde yapılıyor olmasından duyduğumuz gururu,heyecanı,sponsorların konuyla ilgili yaptığı yatırımları,ülkenin her yanında F1 tanıtım reklamlarının ne yoğunlukta yer aldığını rahatlıkla hatırlayabiliriz.Sporun yüzde 90 oranında futboldan ibaret olduğu Türkiye’de,bu ve benzeri organizasyonlar için yapılması gereken en önemli iş,’reklam’dır.Hayatın birçok alanında önemli bir paya sahip olan tanıtım ve reklamcılık anlayışı,dünya çapında bilinen F1 etkinliği için de en önemli olgudur.Organizasyonun ilk yılı olan 2005′te,yarışlardan hemen hemen 1 ay önce ana haberlere dahi konu olan bu etkinlik,2009 yılı Haziran ayına gelindiğinde tamamen unutulmaya yüz tuttu.Geçtiğimiz hafta boyunca sokaktaki herhangi bir vatandaşa yarışlarla ilgili yorumu ve tahmini sorulsa,muhtemelen büyük bir çoğunluk yarışların İstanbul’da yapıldığından bile habersiz tahminlerde bulunacaktı.Organizasyonun yanıbaşımızda yapıldığından habersiz olmak,vatandaşın suçu mu,yoksa neredeyse hiç bir tanıtım yapmayarak tribünlerin boş kalmasına göz yuman organizatörlerin suçu mu?Yine geçtiğimiz haftaiçi,Türk futbolunun 90′lı yıllardaki en tanınmış,en büyük yıldızlarından oluşan kadrosuyla,F1 pilotları arasında oynanan gösteri maçında,Ali Sami Yen Stadı’nda en fazla 2ooo kişinin bulunması da ilgisizliğin boyutlarını gözler önüne sermektedir.2005 yılının sıcak bir pazar gününde başarılı bir reklam anlayışı sonrası ortalama 150.000 kişinin ‘yerinde’ takip ettiği bu etkinlik,sadece 4 yıl sonra ‘ekran başında’ bile (her yarışı izleyen takipçileri hariç) izlenmeyecek duruma geliyorsa,bunun hava sıcaklığıyla,bilet fiyatlarıyla,Kurtköy’ün bulunduğu konumla hiçbir ilgisi yoktur.Bu ilgisizlikteki aslan payı,bu organizasyonun başında bulunan yöneticilerimize aittir.Yönetim ve reklam anlayışındaki bu hatalar,belki de dünyanın en büyük etkinliklerinden birinin bir daha ülkemizde düzenlenmemesine sebep olacaktır.Ülke tanıtımı için büyük bir fırsat olan F1 yarışlarının Türkiye ayağının çok büyük bir ihtimalle,acil değişiklikler yapılmazsa,en geç 2 yıl içinde sona erecek olması,acı ancak gerçektir.Kısacası asıl başarı, bir etkinliği düzenlemekten çok,o etkinliğin devamlılığını sağlayabilmektir.Hakkında hemen herkesin bir fikrinin bulunduğu futbol maçlarında dahi tribündeki ortalama seyirci sayısı beklenenin altında kalabiliyorken,birçok kişinin fikrinin olmadığı bir etkinlikte araçların boş tribünler önünde yarışması kaçınılmaz olacaktır.
Spor ülkesi olamamak
Bir Formula 1 Türkiye Grand Prix’si daha geldi, geçti. Ancak açıklanan son derece düşük ve hatta utanç verici sayılabilecek seyirci rakamlarından sonra 2010 yılı takviminde Türkiye’nin nasıl bir konumda olacağı şu anda koskoca bir soru işareti haline geldi.
Otuz iki bin kişinin bu yarışı takip etmesi hiçte sürpriz değil. Ülke olarak sadece futbol ülkesi olduğumuz yalanıyla kendimizi bir şekilde avutuyoruz. Ancak biz ne bir futbol ülkesiyiz ne de bir spor ülkesi. Öyle olsa Formula 1 denilince insanların aklında ‘Önümden vızır vızır arabalar geçecek ben öyle sporu ne yapayım’ düşüncesi oluşmazdı. Futbol ülkesi olduğumuza da hiç ama hiç inanmıyorum. Maçlara ‘Vatan, Millet, Sakarya’ ve ‘Vur, kır, parçala bu maçı kazan’ zihniyeti ile bakılan bir ülkenin futbol ülkesi olduğu da söylenemez. Daha henüz kemikleşmiş, sadece milli takım seyircisi olan bir kitle bile oluşturabilmiş değiliz. Milli maçlara bile ağırlıklı olarak tutulan kulüp takımlarının formalarıyla gidilen kaç ülke vardır acaba?
Formula 1′in ülkemizde neden başarısız olduğuna dönecek olursak, öncelikli olarak inşa edilen pist her anlamda bu spora gerçekten ilgi duyanların gitmekte çok ama çok zorlanacağı bir yere konumlandırıldı. İkinci sebep ise; tüm dünyayı kasıp kavuran ekonomik krize rağmen bilet fiyatları yüksek tutuldu. En ucuz bilet (Fiyatı indirildikten sonra) 95 TL olmamalıydı. Son sebep ise yarışın yeteri kadat tanıtımı yapılmadı ve yarışa ilgi çekmek için herhangi bir planlı çalışma yürütülmedi.
Ancak yine de Türkiye’nin takvimden çıkarılacağı kanısında değilim. Formula 1′in başkanı olan ve şu anda İstanbul Park’ın işletme haklarını da elinde bulunduran Bernie Ecclestone bile bile lades diyerek maddi anlamda zarar etmeyi göze alıp Türkiye’nin takvimden çıkarılmasına müsade etmez. Etmez ancak şapkasını önüne koyup ne yapması gerektiğini enine boyuna düşünmesi herkesin yararına olur. En başta da gerçek Formula 1 hayranlarına.
TEK KURTULUŞ YUNANLILAR
Televizyon karşında vakit geçirmeye öyle odaklanmışız ki boyutumuz asosyallikten daha feci hallerde ve bahanemizde hep ekonomik kriz var, biletler pahalı gibi maddiyatlı bahaneler. Yalan mı? Hayır yalan değil. Elbette ekonomik problemler ortada ama devlet ötv’yi indirdiği an araba üreticilerinin stoklarını 10 günde bitirdiğimiz de ortada. Yani bahanelerimizi kendi kendimize çürüttüğümüz ortadayken dünyanın en büyük spor organizasyonunu tv ekranlarından izlemek tv’nin bizi ele geçirdiği gerçeğinden başka bir şey değildir. Biz tv’yi hayatımızdan çıkaramazsak 2011 yılından sonra takvime girmemiz çok zor. Hem de F1 patronu Ecclestone’nun pistimizden çok para kazanmasına rağmen, pilotların pistimizi çok sevmelerine rağmen, İstanbul’un inanılmaz güzel bir şehir olduğunu tüm gelenlerin kabul etmesine rağmen Moto gp’nin ardından F1’i de kaybedecek olmamızı anlamak için müneccim olmaya gerek yok.
Yunan hükümeti bizim gibi pist yapıp takvime girmedikleri için halkı tarafından topa tutuluyor. Bizse bırakın ekonomik değerini anlamayı ‘yahu ne varda bu kadar pahalı’ merakına bile gidip ziyaret etmeyip tv karşısında ‘aaa kimseler gitmemiş yazık’ çemkirmemizi yapmayı tercih ediyoruz.
Açık konuşmak gerekirse Kurtköy’deki milyon dolarlık rantlar bitti bizim de F1’den beklentimiz bitti. Daha da açığı F1 bize fazla geldi. 2012 takviminde Yunanlılar bizim yerimizi alınca değerini anlayacağımız F1 organizasyonu milli davaya dönüşmeden anlayamayacağımız. ve maalesef kaybedeceğimiz organizasyon olup tarihimizin kara sayfalardaki yerini alacak. Ama ne acıdır ki tarihin kara sayfalarını hatırlatacak cümle ‘Türkiye bu işi beceremedi.’ olacak olsa da bizim hayıflanmamız Yunanlılar sahip çıktı diye olacaktır.
Maalesef Türkiye’nin F1’i elinde tutması için gereken yoğunluk türk yunan germesiyle olacaktır. Yoksa tv başında yaşlanan ve sosyal statüsünü kaybeden ülkem vatandaşlarını motive etmenin başka yolu yok. Umarım Yunanlılar daha da heveslenirler de F1’imiz kurtulur.
‘Tv veriyor ya bu bize yeter.’ diyenlere ‘size yeter ama F1’e yetmez.’ demekten başka lafım yoktur. Üstelik zaman akıp gittiğinde çocuklarınız sizlere ne derlerse haklı olacaklar haberiniz olsun. Yüzlerinizi kızartmaya şimdiden alışsanız iyi olur.
Aslında tam bir komedi yaşıyoruz…Formula 1 tarihinin en düşük seyirci ortalamasını sayemizde gördü.Trajikomik duruma düşen bu durumu sokaktaki insana danışmadan asla çözemeyiz gibi görünüyor.Bizler Formula 1 biletlerinin bu kadar pahalı olmasına karşıyız açıkçası.Bakın forumlarda dolaşan çok hoş düşünceler var.Çoğu ütopik olsada malesef bunlar uygulanmazsa seneye daha düşük seyirci ortalamasını tutturmamız kesindir.Mesela; Ferrari pilotlarından en az birtanesi dinlendirilmeli,Lincoln gibi sakatım diyerek piste çıkmamalı.Yerine cefakar,bacağı delinse bile top oynayan Arda Turan piste çıkmalı.Bülent Arınç bile söyledi yani bi Türk pilot olmalı diye.Herneyse,ikinci çözüm Renault’un takım direktörlüğüne sadece bir yarışlığına Lucescu getirilmeli.En azından bütün spor medyası yarışa ilgi gösterir ve Lucescu’nun Fenerbahçe’ye gelip gelmeyeceğini sorabilirlerdi.Yarış patronunun da izni ile yarış bitiminde en az 3-4 pilot tekme tokat kavga etmeli.Bu konuda eğer ki eğitim almaları gerekiyor ise Lugano’yu ne pahasına olursa olsun eğitmen olarak tutmak için masraftan kaçınılmamalı.Bir diğer formula 1 aracı ise Sivassporlu Mehmet Yıldız’a verilmeli,Yarışın son turuna kadar lider devam ederken son turda bariyerlere bindirmeli,olmuyorsa bindirmesi sağlanmalı.Mehmet yıldız ise yarışın sonunda ”ben gönüllerin birincisiyim” şeklinde bir beyanat vermeli.Bir başka F1 takımının direktörlüğüne Fatih Terim getirilerek pilotları germeli daha start anında gergin pilotlar diğer araçların üzerine sürerek 2-3 aracın yarış dışı kalmasına sebebiyet vermeli.Bu ve buna benzer çözümleri forumlarda dile getiren benim sevgili halkımın görüşleri dikkate alınırsa tribünlerin tamamı dolar,gecekondu misali gecetribünleri sayesinde(belediye yıkmassa) seyirci sayısında patlama yaşanabilir.Bu yazıda ismi geçen herkesten özür dileklerimle.Formula 1 sen bana göre değilsin artık…
Hırsızın Hiç mi Suçu Yok ?
Kimse bir Formula 1 tutkunundan cebindeki paraya kıyıp, üstelik de “güneşli” bir Pazar günü kalkıp İstanbul Park’a gitmesini beklemesin. Aradan belki güneş kaybolur,yağmur bulutları sarar üzerimizi diye düşünerek bir umutla giden veya bedava bileti olan vaya benim sahip olamadığım bir F1 aşkı bulunan 30 bin kişi Kurtköy yolunu tutmuş olabilir.Gidenleri ve gitmeyenleri saygıyla karşılamalı. Ülke insanımızda bir aşağılık kompleksi olduğu bir gerçek.Her konuda ah biz Türkler demeyi pek bir seviyoruz. Biz bu sporu hak etmiyoruz, Avrupa’da olur ama biz de nerede o bilinç… Çok alıştırdık ağzımızı bu laflara.
Az seyirci olmasının suçu ilk olarak ekonomik krize yükleniyor ardından da spor sevgisi olmayan (!) Türkiye’nin her köşesindeki insanlara. Bu ülkede spor sevgisi üst düzeydedir demiyorum.En önem verdiğimiz futbolda bile statlar dolmuyor ama bir ilerleme olduğu da bir gerçek.
Lakin bu F1’in hiç mi suçu yok arkadaş ?Televizyon başında sıkıntıdan patlıyor artık insanlar.Sonuç belli, geçiş nadir. Tek istisna yağmurlu yarışlar oluyor.Biz her yarış öncesi yağmur duasına çıkmak zorunda mıyız ? “Ne olursa olsun, isterse herkes başladığı yerde bitirsin, hiç geçis olmasın, ben yine de giderim” diyecek kaç kişi vardır ? Herkes kendi sahasında pas yapsa kaç kişi futbolu izler ?
Dünyada eskisi kadar olmasa da seyirci ilgi gösteriyor.
Neden?
Kiminin pilotu var.Kiminin takımı var.Kimini en büyük şirketi F1 de.Böylece sabit bir seyirci kitlesi yakalanıyor zaten.Ona rağmen her ülkede seyirci sayılarında büyük azalmalar oldu.
Ülkemizdeki seyircilerin F1 aşkını,spor sevgisini sorgulamadan önce bu sporun gidişatı konuşulmalı. Neden kendi içinden yeni efsaneler çıkartamadığı konuşulmalı.
Asfaltta Hakkinen ile Schumacher olsa tribünde hala 30 bin kişi mi olurdu ?
F1YASKO
Geçtiğimiz pazar F1 Türkiye Grand Prix yarışları yapıldı. Ross Brown’ın geliştirdiği aracı kullanan Jensen Button yarışı kazandı ve ödülü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç verdi. Her nedense ülkemizde her türlü aktivite, oluşturulması sürecinde çorbada en az tuzu olan devlet büyükleri tarafından verilir ki bunu anlamak pek mümkün değil. Elbette ki bu işin bir parçası olarak yardımcı olan idareciler vardır. Fakat söz konusu büyüklerimiz gerek verdikleri demeçler gerekse de ortamın genel atmosferi açısından ele alındığında fazlaca sırıtmaktadırlar. Geçen yılki ödül töreni rezaletini unutmak pek mümkün değil maalesef. Zaten bu haşmetli idareci toplamı, diğer ülkelerde pek karşımıza çıkmıyorlar ödül törenlerinde; daha ziyade teknik ve sportif açıdan önemli emeği olan kişiler boy göstermektedir. Oldukça manidar bir başlık attı ertesi gün Vatan gazetesi, ‘F1YASKO’ şeklinde. Peşinen söylemeliyim, bu başlığın altına imza atarım.
Fakat artık motor sporları spor adına yapılmıyor. Başat sporlar da, Motor Sporları gibi ‘tanıtım’a döndü. Bir tanıtım sevdası var ki kim ne yapıp etse tanıtım diyor, akan sular duruyor. Ülkemiz, merak etmeyin o kadar da ücra bir ülke değil. Bu işi gerçekten dert edinen varsa önce Sultanahmet civarında tanıtım diye abuk subuk kıyafetlerle, kültürel tanıtım yapan insanlara bir baksın. Az tanıtım sorunu aşılabilir, fakat yanlış tanıtım daha tehlikelidir.
Nihayetinde geçtiğimiz haftasonu yanlış tanıtım hanesine bir puan daha ekledik. Herhalde her şeyden önce sorumluluğu, ödül vermeye bayılan ‘devlet-i ali’ye yüklemek gerekiyor. Zihniyet desen yanlış, teknik bilgi desen ihtiyaç duyulmuyor, pazaralama-tanıtım aktivitesi herhalde yok denecek kadar az, sponsor desen varlığıyla yokluğu ayırt edilebilir değil… Yetmezmiş gibi geçen sene kuvvetle sinyalleri verilen bu ilgisizliği çözmek adına, bir yıl boyunca alınan tek önlem(!) bilet fiyatlarına zam yapmak olmuş. Ne kadar acı, tek derdi kar etmek olan bir güruh var karşımızda yada işin içine piyasa ilişkileri girince, nasıl hızlı bir çürüme etkisi gözlemleniyor.
Oysa hevesle başladığımız bu sevda başlarda ne kadar da büyüleyiciydi. Sponsorluk namına çok başarılı ve vizyoner bir yönetici ile ortalığın altına üstüne getirmiştik. Jan Nahum, sizin adınızı anmamak mümkün değil. Maalesef kişileri anmak zorunda kalıyoruz. Zira bu ilişkiler bütünü sürdüğü sürece, sportif faaliyetlere toplumsal açıdan bakabilen idarecilerimiz olamıyor. Biz de, tüm yakın tarihimizde olduğu gibi işin erbabı kurtarıcıları bekliyoruz. Motor Sporları da bu durumdan azade değil.
Bu iş Bernie Ecclestone’un veya diğer adıyla ‘dizginlenemez piyasa ilişkileri’nin eline geçtiğinden bu yana artık sadece ‘tanıtım’ önemli. Eh biraz da magazin var tabii kaçınılmaz olarak.
Sevdiğim bir yazarın ifade ettiği şekilde, “TOMSFED Başkanı Mümtaz Tahinci motor sporlarından gelme biri değil ama çok iyi ‘motor spordan gelme taklidi’ yapıyor. [...] F1 memleketinizi tanıtmaz; yarış TV’lerde start ile başlar; kazanan pilotun milli marşını dinlemekle devam eder; ilk üç pilotun konuşması ile sona erer. Yarışın hangi ülkede olduğunu seyrederken zor anlarsınız. Seyredenler kendine sorsun; F1 seyrederken Bahreyn, Malezya vs hakkında ne öğrendiniz?”
Tüm bu olup bitenlere fiyasko dememek münkün mü? Yada ortaya çıkan tablodan memnun olabilen var mı? Peki tüm dünyaya dalga konusu olduktan sonra bu işi sürdürme heveslisi olan var mı? Korkarım tüm bu sorular da, benzerleri gibi yanıtsız kalacak…
Formula 1 Türkiye’de hiçbir zaman önde gelen spor dallarından birisi olmadı. Organizasyona dâhil olduğumuz 2005 yılına kadar F1, hep uzaktan baktığımız, ekran başından takip ettiğimiz ve bazı isimler sayesinde biraz da olsa heyecan duyduğumuz bir spordu. Ancak günümüzde Formula 1′in tek sorunu Türkiye Grand Prix’inin düştüğü hal değil, organizasyon çok daha büyük sorunlarla uğraşıyor. Takımlar ile FIA arasında yaşanan gerginlikler büyük bir çatlak oluşturdu, belki de Formula 1 ayrılma noktası geldi. Bu durumdan etkilenen her zamanki gibi seyirci oldu ve F1′in heyecanı büyük oranda kayboldu.
Artık yarışları televizyon başında bile izlemeyip genelde bakıp geçen bir seyirci kitlesi var. Türkiye gibi F1 tarihi çok eskiye dayanmayan ve bu sporda bir kültürü olmayan ülkelerin izleyicilerinin spordan vazgeçmeleri daha kolay. Elbette ki pistin ve Türkiye F1 organizasyonunun yönetiminde ciddi sorunlar var, geçmişte yapmaya çalıştığımız bir “şark kurnazlığı” ve aldığımız ceza da ortada. Aynı zamanda İstanbulPark’ın doğru düzgün işletilemeyen ve bir yıl boyunca sadece bir-iki yarışı bekleyen atıl bir tesis olmasını sağlayan kurumlar ve mantık eleştirilmeli, ancak F1′in gidişatını değerlendirdiğimizde bu tarz sorunlar Bernie Ecclestone’ın en son düşündüğü şeylerden birisi olmalı. (Eminim ki değildir, ama o da oldukça hatalı davranıyor)
Formula 1′in taze kanlara ihtiyacı var. (Brawn Gp gibi hazırlıksız başarılardan bahsetmiyorum) Sporun zirveye çıktığı dönemlerde her zaman ciddi bir rekabet olmuştur, Prost-Senna ve ardından gelen Schumacher-Hakkinen çekişmeleri ve isimleri Formula 1′i ayakta tutup güçlendirdi. Michael’in F1′i bırakmasından sonra ortaya çıkan pilotlar maalesef birer süper yıldız değil. Ne Lewis Hamilton, ne Fernando Alonso ne de Kimi Raikkönen bu sporu izlemek için tek başına bir neden olabilir. Aynı zamanda yıllardır yıldız olması beklenen ve İngiliz medyası sayesinde uzun süre pilot sıfatıyla aktif biçimde yarışabilen Jenson Button da F1′in beklediği kurtarıcı değil. F1 rekabete dayalı bir spor ve kazanan pilotlarla izlenir. “Winner ruhu” olmayan pilotlar populariteyi düşürdü, düşürmeye de devam ediyor.
Son olarak izleyici kaybının bu kadar fazla olduğu bir dönemde -üstelik dünyanın ekonomik yapısı da malum- geçmişte daha başarılı zamanlarda bile başaramadığımızı başarıp dolu bir pist üzerinde yarış organize etmemiz çok zor. Tabii ki yapılacaklar var ve bunlar bir ölçüde faydalı olacaktır, ancak bizim şu dönemde sadece organizasyona değer verdiğimizi bir şekilde hatırlatmamız ve pistimizin Formula 1 dışındaki aktivitelerle de desteklenerek aktif bir yer olmasını sağlamamız gerekiyor. Sorunun genel çözümü için FIA ve Bernie Ecclestone biraz daha çalışmalı, özellikle takımlarla aralarındaki diyaloğu güçlendirmeli.
Formula 1 hakkında yazılanları okudukça şaşırmamak elde değil, insanlar genelde bizim spor kültürümüzü sorguluyor fakat formula hiç bir zaman geniş kitlelerin seyrettiği bir spor olmadı, binicilikten veya bisikletten fazla farkı olan bir spor değil hatta ne kadar spor olduğuda tartışılır mekanikerler ve para olayı domine ediyor eski yıldız pilotlar bu spora ilgiyi arttırıyor ve fanları her yarışa gidiyorlardı, ama şimdiki pilotların havası o kadar iyi değil…
Bunun dışında neden İstanbul? Belki parkur değil şehir içi yarışı yapılsa dünyanın en güzel mekanı istanbul… Bisiklet sporundan hiç bir şekilde keyif almıyordum ama tv de bütün turları izlemektende geri kalmıyordum çünkü arka fonlar inanılmaz güzel ve en sonunda bana bisiklet sporunu sevdirdi… Bu düşünceden yola çıkarak boğaza uzak bir yarış hiç bir özelliği olan bir yarış değil. Avrupalı zengin formula izleyicisi bu zevki avrupada çok fazla yorulmadan yaşıyor zaten çünkü avrupa da her yer birbirine çok yakın , biz nispeten uzağız ve yarışımızın hiç bir ilgi çekici yanı yok ambiansı kötü…
Peki neden Antalya düşünülmedi? Antalya ülkemizin turizm başkenti iyi kötü turizm pazarlaması olan bir şehir, Antalya’da düzenlenecek Formula 1 organizasyonunu tur şirketleri deniz,kum,kültür ve formula 1 olmak üzere 2 hafta lık paketlerle çok rahat satabileceklerini düşünüyorum…
Yerli Formula 1 fanlarına kalırsa organizasyon hiç bir yerde gerekli topluluğu bulamaz…
Diğer arkadaşlarımızın da söylemiş olduğu gibi ülkemizdeki “tek” spor dalı futbol olarak görülüyor. Oysa diğer ülkeler Formula 1 , Voleybol Grand Prix’leri ve bunun gibi organizasyonları harika bir şekilde organize ediyorlar ve çok büyük reklam yapmış oluyorlar. Ülkelerine mali açıdan kazandırdıkları ise cabası. Ancak ülkemiz bu konuda biraz yetersiz. Benim dikkat ettiğim konu ise Formula 1 yayın hakları ile ilgili. Hepimiz TRT 1 üzerinden etkinliği takip ettik ancak aralardaki animasyonlu geçişler bile çok amatör bir kadro tarafından hazırlanmıştı ve açıkçası beni Formula 1 havasına sokamadı. Bu belki çok uç bir konu ancak bu yayını dünya üzerinde milyonlarca insanın izlediğini düşünürsek ülkemiz hakkında olumsuz düşüncelere kapıldıklarını da tahmin edebiliriz.
Dikkatimi çeken bir diğer konu ise yarış sonunda pilotlara ödülleri herhangi bir spor dalı ile alakası olmayan insanların vermesiydi. Dünyanın hiç bir yerinde (Gelişmiş ülkelerden bahsediyorum tabi ki) böyle bir uygulama ben görmedim. Devlet adamları kendi işlerine bakmalılar bence. Gerçi burada hata devlet adamları veya siyasetçilerde değil,o şahısları oraya davet eden organizatörlerdeydi. Bu konular benim dikkatimi çekti,ayrıca diğer arkadaşlarımızın yazılarına da %90 oranında katılmaktayım.