Sergen Yalçın: Güiza’da bitik havası var
21 Şubat 2010
“Güiza’nın iki tane çok önemli pozisyonu var maçta. Karşılaşmanın kaderini etkileyebilecek pozisyonlar bunlar. Ama gol kaçırdı diye bir santrafora kızamazsın. Santraforun pozisyona girmesi de önemli. Gol kaçırabilir bu çok doğal bir şey. Güiza’ya çok fazla tepki göstermemek lazım. Güiza’da şöyle bir sıkıntı var. Bitik bir havası var. Yemek mi yemiyor, uyuyamıyor mu bilmiyorum. Fakat adama baktığın zaman bundan bir şey olmaz dersin.”
Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.
GUIZA’NIN GÜNAHI
Bizim ülkemizde transfer yapılırken tek bir önemli kıstasa bakıyoruz; ne kadar “yıldız”. Stilinin, yetiştiği futbol kültürünün, kişisel becerilerinin neler olduğu bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Sonra da oturuyoruz hep beraber masanın başına, “yanlış transferler” listeleri çıkarıyoruz, uzun uzun…
İspanya gol kralı, Avrupa Şampiyonu İspanya Milli Takımı’nın parlayan yıldızı… Kaça? Başka bir analiz beklemeyin bizden.
Guiza aslında gerçekten Türkiye’ye uygun bir santrafor tipi değil. Önündeki boş alanı iyi kullanır, depar atar, açık oynayan rakipleri yakar; ama kapalı savunmaya karşı bir değil üç Guiza koysan, Küçük Emrah tonuyla, “bizim hiç gol atan santraforumuz olmadı, biliyor musun?” deriz.
Zaten kanatlarını etkili kullanamayan ve kilitlenmiş savunmaları çözemeyen Fenerbahçe’ye göre değil Guiza. Kimi zaman tüm bir maç boyunca adını bile duyamıyorsunuz. Üzerindeki baskı her geçen gün artıyor. Kulübede Semih oturuyor, Guiza’nın gözü sanki hep kenarda “acaba ne zaman çıkaracak beni” korkusuyla. Semih, yetenekleri bir yana, bu ülkenin futbol anlayışıyla yetişmiş, daha çok topla buluşuyor, rakip ceza sahasında kaybolmuyor, atıyor ya da atamıyor, ama daha çok göze batıyor.
Maç sonunda homurtular hep aynı oluyor; “Semih en azından savaşıyor”.
Daha çok savaşmak değil aslında Semih’in meziyeti, bu ülkenin futboluna alışık olması.
Aradan geçen süre içerisinde Guiza gittikçe daha silikleşmeye başladı. Artık en iyi yaptığı vuruşları da yapamaz hale geldi; çünkü gol atamama, tribünlerden yükselecek homurtular ve sırt numarasının yazdığı o tabelada, yeşil renkte Semih’i görme kabusları kapladı dört bir yanını. Aslında bu yüzden Lille maçında Alex’e verdi pası belki de… “ben atamayabilirim, sen at”
Sizi bilmem, ama bana bir yerlerden tanıdık geliyor bu senaryo… Galiba “Kezman”dı filmin adı…
Daniel Güiza: İspanyol Gökhan Ünal.
Türkiye’de, çok gol kaçıran santraforlarla ilgili şöyle genel bir görüş var: “Önemli olan pozisyona girmesi.” Tamam, bu elbette doğru bir görüş ama, büyük hedefleri olan takımların santraforlarının “iş bitirici” olmaları gerekmez mi? Bu yapılamayınca, girilen pozisyonların pek de bir anlamı kalmıyor.
Sergen Yalçın’ın görüşünün ve bu yazının ana karakteri olan Daniel Güiza da, bu “çok pozisyona giren ama çoğunu kaçıran santrafor tipi”ne mükemmel bir örnek oluşturuyor. Kendisinin pozisyon bulmakta, pres yapmakta, rakip savunmayı rahatsız etmekte bir sorunu yok, bunları dikkat çekecek kadar iyi yapıyor fakat, beklenildiği kadar gol atamıyor. Üstelik, dünyanın en iyi milli takımı olarak gösterilen İspanya milli takımının kadrosunda yer alan, Fernando Torres ve David Villa gibi iki yıldızın yedeği olarak, hem de İspanya gibi bir ligde 27 golle gol krallığına ulaşmış olan bir oyuncudan bahsediyoruz. Maliyeti de göz önüne alındığında, bu oyuncunun sadece pozisyona girmesi, pek de alkışlanacak bir durum değil.
Tabii burada, oyuncunun yapısıyla, kulübün taktik anlayışının ve hedeflerinin uymadığını da belirtmek gerekiyor. Güiza, La Liga’da Barcelona ya da Real Madrid formasıyla gol krallığına ulaşmadı; Mallorca gibi hedefi ligi ortalarda bitirmek, olursa da Avrupa Ligi’ne katılmak olan bir takımda oynarken ulaştı. Asla, kendi liginde şampiyonluğa oynayan, Şampiyonlar Ligi’nde üst düzey başarı hedefleyen bir takımın “9 numarası” olmadı. Örneğin Güiza, şu anda Gaziantepsor’da olsa, uyum sorununu atlattığını da farz edersek, ligin belki de en önemli santraforlarından biri olarak gösterilecekti; tıpkı Kayseri’deki Gökhan Ünal gibi. İkisi de gol kaçırma uzmanı, ama orta sınıf takımların maçları o kadar iyi takip edilmediğinden, attıkları goller ön plana çıkartılıyor(du). Güiza, o takımın en önemli ve en tehlikeli oyuncusu konumunda olacaktı. Üstünde bu kadar baskı olmayınca da, muhtemelen ligi 19-20 golle tamamlayıp, şampiyonluğa oynayan takımların gözdesi olacaktı. Dolayısıyla, takımın hedefleriyle oyuncunun yapısı uyuşmadı, sonunda da hem puanlar gitti, hem de Güiza’nın psikolojsi alt üst oldu; oyundan alınınca yedek kulübesinde ağlamasıyla da son raddesine ulaştı.
Sonuç olarak; Güiza, Fenerbahçe’nin ilk santraforu olacak oyuncu değil, kadroda bulunması ancak “oyuna sonradan girip, yorulan rakibi yıkmaya çalışan oyuncu” göreviyle mümkün olur, tabii bu da kimsenin işine gelmez. Dolayısıyla, evet pozisyona girmek iyidir, ama Fenerbahçe’nin santraforuysan, bunların önemli kısmını da gol yapmaya mecbursun. Bu göreve Gökhan Ünal hiç uygun olmadığına ve uygun olan kadrodaki tek oyuncu Semih de formsuz olduğuna göre, Fenerbahçe’yi daha çok sıkıntıların beklediğini söylemek, hiç de yanlış olmaz.
(İşler İyi Giderken)Hep Destek, (Desteğe İhtiyacı Varken)Tam Köstek
Bir Fenerbahçe santraforunun daha bitiriliş hikayesini izliyoruz şu sıralarda. Artık psikolojik baskıyı kaldıramayarak ağlayan, maçlarda elinden geleni yapmasına rağmen üzerindeki baskı nedeniyle yapması gereken en önemli şeyi, gol atmayı başaramayan bir başka forvetin hikayesi. Ve ne yazık ki, bu hikaye bitmeyecek, başrol oyuncusu değişecek ama Fenerbahçe santraforlarının makus talihi değişmeyecek.
İspanya gol kralı olarak geldiği ülkemize Güiza, dolayısıyla da yüksek bir bonservis bedeliyle. Dünyanın en iyi takımlarından İspanya Milli Takımının da yedek santraforuydu aynı zamanda, teknik direktör değişikliği de onun bu sıfatını değiştirmedi. Ama Fenerbahçe’de belirli dönemler hariç bekleneni veremedi, başarılı olduğu dönemler de Fenerbahçe’nin lige havlu attığı geçen sezon sonu ve beklentilerin baskı yaratmadığı sezon başı oldu sadece. Esasında çok önemli özellikleri olan bir oyuncu olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Defans arkasına koşu yapmayı çok iyi bilmesi, sürekli hareket ederek, hücumda da top rakipteyken de rakip savunmayı çok rahatsız etmesi, kendine güveni tamken çok iyi son vuruşlar çıkarabilmesi çağdaş bir santrafor için olmazsa olmaz özellikler. Ama ne yazık ki Fenerbahçe santraforu olarak taraftarlardan onay görmek için yeterli özellikler değil. Taraftarların beklediği oyuncu, girdiği pozisyonların tamamını gole çeviren, ne olursa olsun form düşüklüğü ve moralsizlik yaşamayan, her maç 12 km koşan, arkadaşlarına asist üzerine asist yağdıran bir oyuncu, ne yazık ki böyle bir oyuncu dünyada yok. Ve taraftar, beklentileri karşılanmayınca bir süre bekleyip kendi oyuncularını yuhalamaya başlıyor, ve oyuncunun bitişi de burada başlıyor. 50000 kişi tarafından yuhalanma korkusu, normalde atabileceği golleri atamamasına neden oluyor, tekrar yuhalanıyor, oyundan alınıyor, sonra da yok olup gidiyor. Sadece Fenerbahçe taraftarı değil, ülkemizde spor seyircisinin tamamının destek vermekten anladığı şey sadece ıslıklayıp yuhalamamak olduğu için form düşüklüğü yaşayan hiç bir oyuncu eski haline dönemiyor. Taraftarlar, ülkemizin ekonomik durumunun acısını oyuncudan çıkarıyor, bilete o kadar para verdikten sonra oyuncunun Süpermen gibi uçmasını bekliyor, yapamayınca da her türlü protestoyu yapma hakkını kendinde buluyor. Sonra da İngiltere ligini ayıla bayıla izliyor, futbol ne kadar güzel oynanıyor diyor, oysa dikkat etmiyor ki orada hiç bir takım seyircisi gol kaçırdı diye kendi oyuncusunu yuhalamıyor. Aksine alkışlıyor, adına tezahürat yapıyor ki bir sonraki pozisyonda başarılı olsun. Bize de, ülkemize gelen yıldızların bitişini izlemek kalıyor.