Rıdvan Dilmen: Premier Lig maçı gibiydi
20 Nisan 2009
NTV Spor yorumcusu Rıdvan Dilmen, Beşiktaş-Bursaspor maçını değerlendirdi. İki takımın da kazanmayı düşündüğünü ve çok iyi mücadele ettiğini belirten Dilmen, “Müthiş bir maç oldu. Premier Lig maçı gibiydi” dedi.
Siz Beşiktaş-Bursaspor maçını nasıl buldunuz? Yazılarınızı bekliyoruz.
TUZLU LİGİN TATLI MAÇI
Sonunda 90 dakikası zevkli geçen bir maç izleyebildik. Bunun için her iki tarafa da teşekkür etmeliyiz.
Kaçan goller, kıran kırana mücadele, harika bir yönetim, sahada ayak basmadık yer bırakmayan futbolcular… Kısacası futbol adına her şey vardı sahada.
Maç öncesi kadrolara baktığımda gözüme ilk çarpan formda Yusuf’un yerine sakatlıktan yeni çıkmış olan Delgado’nun ilk 11’de yer almasıydı. Mustafa hocanın en büyük yanlışı bu oldu. Nitekim yanlışını anlamış olacak ki 59. dakikada Arjantinli’yi oyundan alıp Yusuf’u soktu. Bursaspor’da ise en büyük eksik rakiplerin korkulu rüyası olan Sercan’ın kart cezası nedeniyle oynayamamasıydı.
İlk yarı- ikinci yarı farkı
Ertuğrul Sağlam ilk yarı kendinden beklenen her şeyi sahaya yansıtarak Beşiktaş’ın oyununu altüst etti. Fakat 45. dakikada 10 kişi kalan Beşiktaş ikinci yarının tek hakimiydi. Beşiktaş’ın Tello, Delgado, Bobo, Cisse gibi oyuncuları etkili bir oyun ortaya koyamasa da diğer arkadaşları onların yerine de çalışarak bu açığı kapattı.
İkinci yarıda Beşiktaş’ın futbolunu gören herkes Mustafa Denizli’nin ilk yarı neden bu şekilde futbol oynatmadığını merak etti. Umarım Denizli kaybedilen 2 puanın acısını lig sonunda yaşamaz.
Alkışlar Deniz Çoban’a
Beşiktaş – Bursaspor maçının hakemi Deniz Çoban bu güzel futbolu gereksiz düdüklerle bölmeyerek çok iyi bir yönetim sağladı. Hakemlerin ne yaptıklarını bilmedikleri bir ligde Deniz Çoban’ın gösterdiği bu yönetim alkış aldı.
Taraftar baskısına rağmen maçı dengede götüren başarılı hakem İbrahim Toraman’ı ikinci sarı karttan attığı için bazı kesimlerden tepki aldı. Biraz insaf (!) 90 dakika boyunca başarılı bir yönetim sergileyen Deniz Çoban’ı bir pozisyon için eleştiren bu çevreler Türk hakemliğinden daha ne bekliyorlar anlamak pek mümkün değil. Kaldı ki İbrahim Toraman iki sarı karttan dolayı atıldı. Bu yorumcularımıza Avrupa’nın önde gelen liglerinde yorum yapan yazarları takip etmesini öneririm. Bobo gibi hakemi aldatmaya yönelik hareketler yapan futbolcular da bu davranışlarından vazgeçseler hakemler biraz daha rahatlayacaktır.
Sonuç olarak taraftarından futbolcusuna, hakeminden teknik adamlara kadar herkese sezonun en zevkli maçını izlettirdikleri için teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim…
Kartal şansı tepti
Takımı alkışlayarak soyunma odasına göndermek gerekirdi, öyle de oldu. Beşiktaş, geride kalan fikstürünün en önemli maçlarından birini bu gece geride bıraktı. Bursaspor, Ertuğrul Sağlam’ın gelişiyle büyük bir ivme kazanmıştı ve bu maça asılması için 2 çok önemli sebep vardı; Ertuğrul Sağlam’ın Beşiktaş’a kendini göstermek istemesi ve Beşiktaş-Bursaspor düşmanlığı.
Bursaspor, bu özel durumların hakkını vermek ister gibi maça hızlı başladı. Uzun bir aradan sonra ilk defa bu kadar şampiyonluğa inanmış Beşiktaş taraftarının önünde oldukça etkili bir 20 dakika oynadı. Rakip Bursaspor, herhangi bir takım değil. İkinci yarı aldığı tek mağlubiyet Galatasaray’a karşı oldu.
Beşiktaş, liderliğe yükselecek olmanın stresiyle olsa gerek ilk dakikalarda hatta ilk yarıda çok tutuktu. Malum olaydan yani kırmızı karttan sonraysa sahada bambaşka bir görüntü vardı. Bastırması beklenen Bursaspor, kendi yarı sahasında top çeviriyor; Beşiktaş, onların taktiğine uyup hurra üstüne saldırmasa da oyunda belirgin bir üstünlük kuruyordu.
İkinci yarıda Bursaspor, çok çok zayıftı. Sercan’ın olmaması her ne kadar Yeşil Beyazlıları etkilese de başta Volkan Şen olmak üzere herkes kendini gösterme derdine düşünce cılız birkaç hücum haricinde 10 kişilik Beşiktaş savunmasını aşamadılar ki aşmak için birkaç fırsat ellerine geçmişti. Beşiktaş takımı ise iyi alan kapadı ikinci yarı kazanılan toplar kenarlara taşınarak pozisyon arandı. Forvetler sürekli kenarlara açıldılar, çok doğru bir oyun planıyla 10′a karşı 11 kişi oynandı.
Sonuç olarak; Beşiktaş, liderliği tepti fakat çok da büyük bir kayıp yaşamadı. Şampiyonluk yarışının kızıştığı son haftalarda daha ilk yarıda 10 kişi kalıyorsan ve rakibin ligin 6.sı ve en formda takımlarından Bursaspor’sa benim hesabıma göre 1 puan başarı olmasa da yeterlidir. Bu 1 puanın en büyük dezavantajı, haftaya oynanacak Eskişehirspor deplasmanını apayrı bir konuma sokması oldu. Bursaspor cephesinden bakarsak 1 puanı hem başarı hem de başarısızlık olarak görebiliriz. Bursaspor sahiden de iyi bir takım oldu.
NEDİR BU “İBRAHİM” ŞANSSIZLIĞIMIZ…
Bir İbrahim’imiz var bal yapmayan arı gibi. Çalışır çalışır netice yok. İyi top saklar, jeneriklere layık faul yaptırır. Günündeyse çok iyi ataklar başlatır gider gider bi döner her şey biter sil baştan oluruz. Yakında emekli olunca hatırlayacağımız tek şey “iyi niyeti” olacak. Öteki İbrahim Toraman’ a gelince:
Yanlış okumadıysam bu sezonki 7.ci kırmızı kartı olmuş. Varsayalım yanlış olsun. Profesyonel oyuncu kimliği altında transfer zamanlarında burunlarından kıl aldırmıyor. Ligin en kritik zamanına gelinmiş, her puanın –ki bulunulan yerde sadece 3 puanın- büyük önemi varken ya fazla gaza gelmekten ya da kendini kaybetmekten sorumluluğun en önemli anında sorumsuzluğun daniskasını sergilemekte. Ben kendisini şimdiye kadar topun önüne bilinçsizce böylesine atlarken görmemiştim. Aynı hareketin bir benzerini de bizim Üzülmez milli maçta yaptı ama hakeme yediremedi penaltı oldu. Basit kuralları olan bu çok katılımlı oyunun nasıl çıkmaza sürüklenebileceğinin tipik bir örneğini gösterdi Toraman kardeşim bu hafta. Birinci de sarı kartı gördün ama aynı hatayı ikinci sefer yapmanın ne anlamı olduğuna kendisi de bir cevap bulamayacaktır zaten. Hatada ısrar etmenin manasızlığını anlamış olmasını umarım. Atılan tek golle maç kazandıran oyuncuların aldıkları taltif yani ödüllendirmelere karşılık, tam tersine, bilinçsizce hata yaparak veya hatada ısrar ederek maç veya puan kaybettiren futbolcuya da ceza uygulanacaktır haliyle. Bundan alınmamak ve bozulmamak gerek. Çünkü profesyonellik böyle bir şeydir, çünkü futbolda dün yok hep bugün vardır (maalesef). Etrafından kendisine vefa gösterilmesini bekliyorsa ( ki bekleyebilir) bu duyguyu hak edecek bir emek sarf etmiş olmalıdır. Millet olarak başımıza gelen birçok sorunun kaynağı hep iyi niyetli olmamızdan kaynaklanıyor. Bunun için bundan vazgeçecek miyiz? Tabi ki Hayır! Kültürümüz ve terbiyemiz buna izin vermez. Yabancı ülkelerde cezası anında kesilir hatta bir de üstüne üstlük takıma hıyanetle bile suçlanır insan… Burada bu hafta kaybedilen bu 2 puan yarın bize gerekli olduğunda ve sırf bunun için şampiyonluk kaçtığında ne diyecek Toraman kardeşim? Ne mazeret gösterecek? Mazereti olsa da pisipisine kaçan şampiyonluğun hicran yarasını derinleştirmekten başka bir işe yarayacak mı sanki? Yıllardır futbolu oynuyor. Sahaya gelince işinin ciddiyetini unutuyor ya da “gibi” davranıyor bu sene. Sakatlıktı karttı vs. derken gelmişiz bu son haftalara. Çıkmışsın oynuyorsun. Aş pişirmek varken pişmiş aş’a su katmanın alemi ne? Takımı yalnız bırak cezanı çek, bu yetmezmiş gibi diğer arkadaşlarına senin görevini de yükle, üstüne bir de onların morallerini boz. Karşında da sana bilenmiş hırs küpü olup lime lime etmeye azimli bir takım varken hemde… Yani bu sorumsuzluğunun aslında ne kadar büyük bir bedeli olduğunu anlamak için şampiyonluğu kaçırmamız mı gerekiyor? O zaman mı anlayacağız ödenen bedelin ağırlığını ve bir o kadar da basitliğini? Diyelim ki her şeye rağmen şampiyon olduk. Bu sorumsuzluk kutlamalarla beraber unutulmalı mı? Biliyorum ki şampiyon olursak böyle olacak ve daha önceleri olduğu gibi hataların hepsi affedilip unutulacak ta ki yeniden hortlayıncaya dek.
Takımlarımızın hepsinde sağlık sorunlarıyla ilgili bir bölüm ve kişiler var. Buna psikolojik destek ekibi de dahil. Ama nedense o kadar çok kaybetmemeye, daima kazanmaya, ne olursa olsun kazanmaya doğru gaza getiriliyorlar ki her biri “kontrolsüz güç, güç değildir” oluyorlar. Yorgunluk artmaya başladığında Laktik asit miktarı artmış oluyor. Yani kişiler düşündükleri şeyleri organlarına zamanında yaptıramıyorlar. Böyle durumlarda insanların profesyonelliklerinin ne kadar sağlam olup-olmadıkları çıkıyor ortaya. Saçmalamak yerine biraz daha fazla dikkatli olmak ve pozisyonları en az hata, hatta hatasız geçiştirmenin çözümlerini düşünmek gerekirken kendinizi olayların akışına bırakırsanız, o oyunun dışında kalırsınız. (Bknz.Bursa maçı sayfa: Toraman, şkl:2.ci sarı kart)
Hakemlerin kararlarının sahada değişmeyeceğini ve değişmediğini de hala öğrenmemekte direniyor futbolcular. Hakemim elini tutunca kart çıkmayacak mı? Karar verildikten sonra, gözlerini yuvalarından fırlatırcasına hakeme bağırarak mazeret açıklaması yapmanın hangi kararı değiştirdiği görülmüş? Tersine sarı olacak kartlar kırmızıya da dönebiliyor. İkinci sarı kartı gördüğü an Toraman’ın da neye itiraz ettiğini bir düşünmesi gerekir. Bu takımda kaptanlık yapan oyuncusun. Ellerine hakim olamıyorsun sonra da hakeme itiraz ediyorsun. Dua etsin o olay rakip takım sahasındaydı. Ya bir de bizim ceza sahamızda olsaydı? Penaltıyla beraber maçı da kaybetseydik? Edebilirdik de. Toraman’a takıntılı olduğumu sanmayın. Eleştirmek için incelemek gerek. Ben de bunu yapıyorum. Kendisine de tribünlerden az tezahürat yapmadım. Ama anladığım o ki sezon sonunda (Toraman kardeşim Avrupa’ya gitmek istiyordu) bence gönderin gitsin. Burada yaşayamadığı ya da yaşattırılmayan profesyonelliğini orada yaşasın. Belki daha olumlu bir profesyonel olur daha fazla geç kalmadan…
28. Haftada Futbol Premieri
Geçtiğimiz Pazar akşamı oynanan Beşiktaş – Bursaspor maçı seyir zevki ve sahada oynanan futbol kalitesi açısından belki de sezonun en güzel maçı oldu. Öyle ki maçın orta hakemi Deniz Çoban’ın karşılaşmanın skoruna etki edecek kararları bile sahada ortaya konan mücadelenin önüne geçemedi. Hem de, istisnasız her maçın ardından hakem hatalarının konuşulduğu ülkemizde. Öyleyse Başbakan’ın dediği gibi hakem hataları benim de ‘gündemimde yok.’
Karşılama öncesi bütün göstergeler, maçın yüksek tempoda geçeceğinin ve büyük bir mücadeleye sahne olacağının habercisiydi. Sadece Beşiktaşlıların değil bütün futbolseverlerin saygı duyduğu ve Bursaspor’un ligin ikinci yarısında kazandığı ivmenin en büyük mimarı Ertuğrul Sağlam Bursaspor Teknik Direktörü olarak İnönü’ye çıkıyordu. Son yıllarda Bursaspor ile Beşiktaş taraftarları arasında yaşanan gerilimler ise her zaman coşkulu olan Beşiktaş taraftarının coşkusunu daha da arttıracaktı. Öte yandan Beşiktaş 3 puanla ayrılan taraf olduğu takdirde ‘2 hafta gecikmeli’ olarak liderliğe yükselecekti. Kısacası maç öncesi atmosfer, bir derbi havasını aratmayacak nitelikteydi.
Mustafa Denizli’nin Delgado’dan çok şey beklediği çok açık. Son 2 haftanın kahramanlarından Yusuf’u kulübede tutup, Delgado’yu sahaya sürmesinin başka bir anlamı olamaz. Bu sezon birlikte oynadıklarına az rastladığımız Holosko-Bobo ikilisinin ilk 11’de karşılaşmaya başlaması ise Mustafa Denizli’nin maçı hemen koparma niyetinde olduğunu gösteriyordu. Maçın hemen başında Romaschenko’nun sakatlanıp çıkması da Beşiktaş için bir avantaj olarak görünüyordu. Zira Romaschenko duran toplarda çok etkili ve isabetli pas oranı oldukça yüksek bir futbolcu. Ancak maçın ilk yarısında beklentilerin aksine Bursaspor net gol pozisyonlarını yakalayan taraf oldu. Özellikle Shin Yong’un direkten dönen topuna, Volkan Şen’in kafası maçın kilit noktalarından birisiydi. Bursaspor en etkili ismi Sercan’ı pek aramadı. Zira Koreli Shin vücudunu çok iyi kullanabilen, isabetli şutlar atabilen ve az top kaybı yaşayan bir futbolcu görüntüsü verdi Beşiktaş maçında. İlk yarının sonlarında İbrahim Toraman’ın 12 dakika içinde 2 kez topa elle müdahale ederek oyun dışında kalmasını anlamlandırmak olanaksız. Şampiyonluğa giden bir takımın, ligin bitimine 6 hafta kala liderliği ele geçirme fırsatı yakaladığı bir maçta İbrahim Toraman tecrübesinde bir oyuncunun bunu yapması akıl almaz bir olay.
İkinci yarının hemen başında Ivankov’un Holosko’nun topuna yaptığı kritik müdahale ise maçın bir diğer önemli anıydı. Beşiktaş 10 kişi kalmasına rağmen ikinci yarıda çok daha etkili oldu. Aslında bu sene Beşiktaş ile ilgili dikkatini çeken bir nokta Beşiktaş’ın ikinci yarıları daha iyi oynaması. Şampiyonluğu en çok isteyen takım görüntüsü de bana göre ikinci yarılarda koyduğu performanslardan kaynaklanıyor. Beşiktaş taraftarı coşkusuyla belki de dünyada maçın skoruna en çok etki edebilen taraftar. İnönü’de oynamanın avantajını da arkasına alan Beşiktaş son dakikaya kadar Bursaspor kalesine yüklense de 3 puanı çıkaracak golü bulamadı. Lider Sivasspor’un puan kaybettiği haftada İnönü’de Beşiktaş 2 puan bıraktı. Ancak oynadığı futbol ve mücadelesiyle bana göre şampiyonluğun en büyük adayı hala.
Direkten dönen toplarıyla, hızıyla, isabetli pas yüzdesiyle, fizik mücadelesiyle gerçekten de bir ‘Premier Lig’ maçını andıran bir karşılaşmaydı. Ligimizin Premier Lig’e benzerliği ise sadece 4 şampiyon çıkarmış olmasından ibaret. 1993 yılında kurulan İngiltere Premier Ligi’nde Arsenal, Chelsea ve 10 şampiyonlukla Mancherster United hegemonyası dikkati çekiyor. Ama yine de futbol kalitesi ve ligin heyecanı hiçbir zaman alt seviyelere düşmüyor. Kulüplerin mali yapısı ve İngiliz Federasyonu’nun yabancı oyuncu transferi konusunda ki kriterleri bunda önemli bir paya sahip olduğu da başka bir tartışma konusu tabi. ‘Arap ve Rus sermayesinin’ ada futboluna el atmasından sonra İngiltere’de yeni şampiyonlar çıkacak gibi gözüküyor. Ümidimiz daha önce Gaziantepspor’un açtığı bu yolu Sivasspor, Bursaspor gibi kulüplerin devam ettirmesi. Yalnızca bir maçlık değil, bütün bir sezon boyunca Premier Lig tadı yakalamak.
Bu sezon – Sivasspor’un da içinde bulunmasıyla- lig tarihinin en ilginç şampiyonluk mücadelelerinden birini yaşasak da, bazı şeyler değişmiyor. Gönül, İnönü’de Bursasporlu taraftarlarında olup, iki takımında oynadığı muhteşem futbola canlı tanıklık etmelerini isterdi. Hakem hatalarının mutlak suretle gündemin ilk maddesini oluşturduğu, kulüp yönetimi-federasyon çekişmelerinin bitmek bilmediği, derbilerin derbiden çok halı saha maçı görüntüsü verdiği, ‘Süper Ligi’mizde ‘futbolun premierinin’ bitime sadece 6 hafta kala yani 28. haftada sahneye konması, o güzel gecenin en kötü yanıydı.
KARTAL ZİRVEYİ PAS GEÇTİ
Beşiktaş, Pazar gecesi Dolmabahçe’de 9. hafta Kayseri’de bıraktığı liderliği geri almak için hazırdı. Konuk ekibin pek de konuk sayılmayacak teknik direktörü ise İnönü akşamlarına veda etmesine neden olan 4-1′lik UEFA Kupası bozgununa nazire edercesine, yeni takımına yine bu organizasyonun biletini kazandırma derdindeydi.
30 bini aşkın destekçisinin önünde oynamasına ve elde edeceği muhtemel bir 3 puanla tekrar zirveye oturacak olmasına karşın Beşiktaş maça hiç de umulduğu gibi başlayamadı. Bir iki cılız atağın ardından oyunu dengeleyen Bursaspor, özellikle sağ kanattan geliştirdiği hücumlarla siyah beyazlılar için gecenin kolay geçmeyeceğini gösterdi. Ertuğrul Sağlam eski takımının yumuşak karnı olan sol şeridin üzerinde özellikle durmuştu besbelli ki.
Maçın ilk yarım saati geride kalırken yeşil beyazlılar maçın o ana -ve belki de sonuna- dek yakaladıkları en net pozisyonu buluyor, ancak son haftaların formda ismi Volkan Şen, topu kafasıyla 7.32′lik boş Beşiktaş kalesi yerine direğe nişanlıyor ve ev sahibi ekibe gerçek bir soğuk duş yaşatıyordu.
İlk yarının son dakikalarına gelindiğinde ise siyah beyazlılar ikinci bir şokla karşı karşıya kalacaktı hiç beklenmedik bir şekilde. Uzun süredir verdiği özverili mücadele ve yüksek performansa yakışmayacak bir ikinci sarı kart alan İbrahim Toraman, arkadaşlarını ve takımları ile birlikte hücum edip savunmaya geçen taraftarlarını ikinci 45 dakika boyunca “bir eksik” bırakıyordu.
Bu noktada, 11′e 11 devam eden oyunda bile ibrenin kendilerinden taraf olduğu Bursaspor’un ikinci 45′te Beşiktaş’ın üzerine giderek bir 3 puan kovalaması beklenirken, aksine Kara Kartallar üzerlerindeki ölü toprağını atarak giriyordu oyunun ikinci perdesine. Nitekim bir kaç dakika içinde maçın en istekli isimlerinde Holosko, Ivankov’la karşı karşıya kalıyor ancak santimetrelerle Bulgar kalecinin tecrübesine teslim oluyordu.
Kariyerinin Beşiktaş durağında Ernst’in katalizörü olmaktan öteye geçemeyen Cisse’nin oyuna girişi ev sahibi takımı sayısal olarak eksik oynamasına rağmen oyun olarak öne çıkarıyor, yeşil beyazlı takım top çevirerek rakibini düşürmeye çalışsa da, bunun getirisi zaten gergin olan İnönü sakinlerinin sinir sistemindeki olumsuz etkiden fazlası olmuyordu.
Son dakikalarda Ekrem Beşiktaş formasıyla 2. ve belki de en unutulmayacak golüne çok yaklaşmasına rağmen fırsatı sağ ayağının içiyle tepiyor ve takımının Bursaspor ile 35. kez berabere kaldığını müjdeliyordu Sivaslılar’a.
Beşiktaş bu çekişmeli Nisan 90 dakikası ile, 2009′da oynadığı 17. resmi müsabakadan da namağlup ayrılırken, Eskişehir deplasmanını şampiyonluk yarışında “ayağın gazdan çekilemeyeceği bir viraj” haline getiriyordu. Konuk ekip ise Marmara’nın diğer yakasına, Ege’nin diğer yakasına geçebilme umutlarını yemyeşil tutarak dönüyor, biz futbolseverlerin payına ise bu iki takıma da güzel futbolları için birer teşekkür düşüyordu.
TANIMLANAMAYAN FUTBOL
2000 yılında Galatasaray, 2002 yılında milli takımımız, geçen sene Fenerbahçe ve bu yaz tekrar milli takımımız ile iyice “Türk Taktiği” olarak benimsenmeye başlanan bir anlayış. Ne olduğunu bilmediğimiz, bir sistem belirleyemediğimiz hırs, mücadele, inanç ve cesaret ile temelleri atılmış en güzel ismin “Tanımlanamayan Futbol” olacağı bir anlayış,bir ruh…
Pazar gecesi İnönü Stadında gördüğümüz, ne kanatları derinlemesine kullanan bir “İngiliz Futbolu”, ne disiplini elden bırakmayan “Alman Ekolü”, ne sert savunması ile “İtalyan İşi”, nede bol pozisyonlu “La Liga Heyecanı” idi bu tam anlamı ile “Türk Futbolu” namı diğer “Tanımlanamayan Futbol” du.
Ne tesadüftür ki bu ruh seyircilerinin yan yana gelmesinden korkulan iki takımın maçında çıktı karşımıza. Aslında güzel de oldu zirveyi kovalayan Beşiktaş ve Uefa hesapları yapan Bursaspor zaten yeterince gergin ve stresli haftalar geçirirken, sahaya çıkan futbolcular sadece işlerini yaparak taraftarlarına bir nevi “Sizde işinizi yapın, destek verin” mesajı gönderdi.
Maçın kumandası ilk yarı Ertuğrul Sağlam’ın elindeydi istediği gibi kanal değiştirdi. Bize izlettiği filmin başrollerinde sürekli kanat değiştirerek Ekrem ve İbrahim Üzülmez’i zorlayan Veli, Delgado ve Tello’nun formsuzluğunu da fırsat bilerek Sivok ve Ernst’i etkisiz hale getiren Mustafa Sarp-Kirita ikilisi vardı. Fakat ilk yarı çok efor sarf eden bu oyuncular filmin ikici yarısında oyunun kumandasını, Cisse’nin girmesi ile orta sahayı iyice daraltıp Bursa’nın çıkışlarını kesen Mustafa Denizli’ye verdiler. Beşiktaş her ne kadar rakibe hata yaptıracak baskıyı kursa da ileri uçta etkisiz kaldı. Geldiği ilk sene üzerine çok katan fakat 2 senedir yükselişe geçemeyen Bobo gittikçe irtifa kaybettiğini ve saman alevi gibi bazı maçlarda ortaya çıktığını tekrar gösterdi. Piyasa değerinin düştüğünü görmek hiçte zor değil. Bobo’nun formsuz olmasına rağmen elinde ileri uç kozu kalmayan Mustafa Denizli’nin Yusuf ve Serdar Özkan ile orta sahadan takviye yapmak istemesi gayet normaldi fakat hesaplar tutmadı. İlk yarı Veli’nin ikinci yarıda Ekrem’in kaçırdığı goller ise yetenek sınırlarını zorlayan pozisyonlardı.
Üzerinde durulması gereken ve şuan ki formu ile Beşiktaş’ı olumsuz etkileyecek bir oyuncu var. Geldiği günden beri çok sevilen ve formda olduğu zaman çok şey değiştirebilen Tello. Şili’li futbolcu duraklama devrine girdi eğer gerileme dönemine de girerse Beşiktaş kalan 6 haftada sıkıntı yaşayabilir. Bunun yanında Gökhan Zan’ın eskisinden de iyi dönmesi Beşiktaş’ın rakiplerinin aksine özellikle defans bloğunda ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu gösteriyor.
Beşiktaş adına güzel olan bir diğer konuda haftalar önce Trabzon karşısında da buna benzer yüksek tempolu bir oyun oynamaları. Görünen o ki siyah beyazlı ekip doğru yolda. Bu sene başarı gelmese bile bu yoldan dönmemeleri gerekiyor zira Zico’yu gönderip intihar eden Fenerbahçe çok canlı bir örnek.
4 bilinmeyenli denklem durumunda ki ligimiz gün geçtikçe ısınıyor. Bu heyecanı her sene görebilir miyiz bilinmez fakat içinde bulunduğumuz bu ülkenin bir futbol anlayışı olacaksa bu Pazar gecesi gördüğümüz gibi olmalı. Hızlı, mücadeleci, koşan ve heyecanlı…
TURKCELL SÜPER LİGİ NE KADAR SÜPER?
Birinci Lig’imiz vardı bizim. Sonra Süper Lig oldu, sloganlara doldu. İngilizler’in Premiership’le başlattıkları bu akımın etkisinde kalan bir tek biz değiliz, başka örnekleri de var. Ancak onların Süper Lig’i gerçek manada Premier iken bizim en üst ligimiz ne kadar Süper orası biraz tartışmalı. NTV’nin Premiership maçlarını naklen yayınladığı günlerden fragmanlara giren o “İşte Premiership bu!“ coşkulu gol anlatımı akıllarda yer etmiş durumda, aynı coşkuyu Turkcell Süper Lig maçlarının anlatımlarında yaşamak ise zor. Çünkü sahada oynanan şey çok farklı
Bugün Dünya üzerinde en çok ilgiyle izlenen iki ligden biri İngiliz “Süper“ Ligi olan Premiership. Diğeri ise La Liga’yla İspanya’nın ligi. Yıldız deposu olmasına rağmen ulusal futbolunun ligine de yansımasıyla daha çok savunmayı akla getiren Serie A (İtalya) ise ancak üçüncü sırada.
Bu nedenle örnek alınan, öykünülen, -gibi olmak istenen ligler ekseriyetle bu iki lig. İspanya’nın son Euro 2008’de şampiyon olmasıyla kurtulduğu “Ligleri iyi ama milli takımda niye başarılı değiller“ önyargısı da ortadan kalktığına göre, darısı İngilizlerin başına demekten başka bir şey gelmiyor elden.
Rıdvan Dilmen’in Beşiktaş-Bursaspor maçındaki tempoya bakarak maçı bir Premiership maçına benzetmesine bakacak olursak burada sormamız gereken soru büyük oranda “Neden Premiership maçına benzedi“ olacaktır.
Bizim Süper Lig’imiz özetlemek gerekirse tek kelimeyle yavaş bir lig. Oyuncularımızın teknik olduğunu öne sürüyoruz, ülkemize gelen yabancı oyuncu ve hocaların ilk sözlerinden biri bu keza; Türk oyuncusu çok teknik. Aslında demek istedikleri genlerinde bu oyun için gerekli genler var. Ama o kadar. Çünkü altyapı ve üstyapı eğitimleri yetersiz, o yüzden 13-14 yaşındayken yeterli olan o teknik kapasite 20’li yaşlarda beyhude. Başka da bir numaramız olmadığı için bu muğlak teknik oyuncu tespiti bize yetiyor. Ancak ne İngilizler kadar tekniğiz ne İspanyollar kadar. Bunun en basit göstergesi de Beşiktaş-Bursaspor maçı gibi, iki tarafın da, karşı tarafı durdurmak için iyi alan paylaştığı ortasahalardan topu çabuk çıkartmaya yönelik, süratli, tek pas bir oyunu görür görmez bunu kendi ligimizin üstünde varsayıp benzetme yapmak zorunda hissetmemiz.
Çünkü o maç bir Turkcell Süper Lig maçından daha tempolu. O tempolu oluşunu ise daha çabuk düşünüp hareket eden futbolculara borçlu. Ve takımlarını bu şekilde oynatan hocalara.
İngiliz’lerin kick and run tabir ettikleri, oyuncuların topla çok uzun uzadıya haşır neşir olmadıkları futbolu Türk futbolcularla oynamak zor. Temelde top kontrolünden başlayan eksiklerimiz var çünkü. O konuda biraz sivrilen oyuncular ise zaten elle gösteriliyor, aklıma gelen ilk örneği Arda Turan. Topu daha stop ederken rakibini ekarte etmek zorunluluğu var bugün, her takımın alan kapatmayı iyi kötü öğrenmiş olduğu ortamda. Yine benzer şekilde Fenerbahçe’nin bu sene Sivas’la oynadığı toplam 4 maçın tamamının da, iki tarafın olumlu top oynamaya çalıştığı, belli alanlarda topu daraltmakla kalmayıp hücumu düşünen yönlerinin üzerinde durduğu maçlar olmalarına, bu nedenle tempolu ve seyir zevki yüksek maçlar olmalarına dikkat çekilebilir. Galatasaray ise zaten oyunu rakip yarı sahada oynamayı başararak tek yönlü de olsa aynı İngiliz-İspanyol tarzını benimsemiş görünüş sergiliyor.
Ligimizde kontrol-pas oynayabilecek, bunu 90 dakikaya yayabilecek oyuncu sayısı oldukça az. Çünkü bu tarz sadece çok iyi kontrol, hızlı düşünme ve isabetli pas gerektirmekle kalmıyor aynı zamanda çok ciddi bir fiziksel efor gerektiriyor. Günümüzün moda istatistiklerinden olan koşu mesafesi rakamlarının takım içinde daha homojen dağılmasını gerektiriyor. Bizim buna muktedir olmadığımız yine İspanya karşısında oynadığımız iki milli maçta belli oldu. Örnek durmadan İspanya’ya kayıp duruyor, iki ligin yapıları farklı olsa da, son ürün başka olsa da, hızlı ayağa pasla boş alanları çabuk geçip kaleye dikine oynama karakteri iki ülke liginin de ortak özelliği sayılabilir.
Beşiktaş ve Bursaspor takımları Pazar akşamı oynadıkları futbolla Rıdvan Dilmen’e İngiliz Süper Ligi’ni anımsatmış olabilir. Yerleşik bir ekolü olmayan bizim Süper Lig’imiz ise aslında o kadar süper değil. O yüzden biraz tempo, biraz ayağa pas, biraz normalin üstünde diklemesine kaleye oynayan iki takım görünce onu başka liglere benzetmek zorunda kalıyoruz.