Ana Sayfa > Rıdvan Dilmen > Rıdvan Dilmen: Bosna Sivas gibi

Rıdvan Dilmen: Bosna Sivas gibi

11 Eylül 2009

250409-dilmen“Bosna Hersek gerçekten organize bir takım, yetenekleri sınırlı ezberci bir takımları var. Tamamen ezbere dayalı bir top oynuyorlar. Sivas’ın başka bir örneği aslında, Aynı geçen yılki Sivasspor gibi bir takım Bosna Hersek. Uzun bekletiyor, orta sahadan baskı yapıyorlar. İyi savunma yapıyorlar, mesela dikkat et Bosna Hersek takımı pasla çıkan bir takım değil”

Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.

Rıdvan Dilmen

  1. Soner Mumcular
    13:19 içinde 11 Eylül 2009 | #1

    Türkiye’nin grup performans analizi / Bosna Hersek- Türkiye maç analizi

    Üç unsur bu sonu hazırladı:

    1- Avrupa Şampiyonası’nda oynanan yarı finalin doğru analizi yapılsaydı, Bosna karşısında bu kadar aciz kalınmazdı. Avrupa Şampiyonası’nda, İsviçre ve Çek Cumhuriyeti maçları kazanılmış, Hırvatistan ile berabere kalınmış, Portekiz ve Almanya maçları kaybedilmişti. İtalya, Fransa, ve Romanya’yı ezip geçen Hollanda çeyrek finalde elenirken Türkiye, sıradan sonuçlarla yarı final oynamayı başarmıştı, bunun adı: turnuva şansıdır. Eğer Türk Milli Takımı, Avrupa Şampiyonası’nda şanslı olduğunu kabu edecek kadar olgun bir teknik yönetime sahip olsaydı bu grup bir engel olmazdı.

    2-Futbol kültürü yeterince gelişmiş olmayan ülkelerde önemli başarılar, başarısızlık doğurmuştur: Bulgaristan, İsveç gibi ülkelerin Dünya üçüncülüğünden sonra yaşadıkları düşüş buna örnektir. Yunanistan, Avrupa Şampiyonu olduğunun ertesi yılı dünya kupasına katılmayı başaramamıştı. Bu, doğal bir eğilim.

    3-Terim’im takıntılarının acısı bir şekilde çıkacaktı ve çıktı. Halil, Tekke, Toraman takıntısı baş örnekler. Stoper Toraman’ın değil de, sol bek Balta’nın stoperi oynadığı İspanya maçı Balta’nın bariz hatasıyla kaybedildi, Estonya maçına Halil’in kaçırdıkları damgasını vurdu. Bosna maçında ise Tekke arandı.

    Halil’in kadroya “zamanında” çağırılmaması, yani oyuncuya yeterince değer verilmediğinin hissettirilmiş olması, yanlıştı. Bazı oyuncuların iyi konsantre olması, gördükleri saygıyla paraleldir. Avrupa Şampiyonası’nda kendisine gösterilen eksik saygı, şans bulduğu ilk maç olan Estonya maçında eksik performans olarak geri döndü ve bu maçta iki puan kaybedildi.

    Bosna Hersek- Türkiye maç analizi

    Türk Milli Takımı maçın başında etkili göründü, bunun nedeni Bosna Hersek’li oyuncuların kaygılı olmalarıydı; Türk Milli Takımı’nın attığı gol, bu nedenle Bosna’ya yaradı. Korkmaları için bir neden kalmadı ve yavaş yavaş oyuna ısındılar. Topla etkili oynayabilen bir takım olmasa da savunma bilen bir takım; kötü savunma oyuncularına karşın.

    İlk yarıda topu oyuna sokarken tehlikeli bölgede top kayıpları yaptılar, bu, onları uyandırdı ve hadlerini bilip uzun oynamaya başladılar. Tek taktikleri, uzun ve duran toplardı. Savunmadan çıkarken kullandıkları en kısa top, herhalde bir 20 metre vardı. Bu oyunda savunan takım hata yapmazsa, rakip çaresiz kalır; çünkü seçenek taktikleri yok. Türk Milli Takımı oyuncuları ya zeki değil, ya da hocaları tarafından yeterince uyarılmamışlar. Tek taktiği duran top olan bir takıma, galip durumda bir takım, yani rahat ve özgüvenli olması gereken takım, tehlikeli bölgeden üst üste üç faul yapar mı? Türk Milli Takımı oyuncuları yaptı; bu nedenle gole hayıflanmak yersiz.

    Türk Milli Takımı haldır huldur oyununu iyi oynuyor; bu nedenle öne geçtikten sonra, rakibi bozan set oyuna geçemiyor. Özellikle yenilen gol sonrası oyunun tamamı haldır huldur oyunuydu. Ceyhun ön libero olarak yararlı değil; bu oyuncu iç. Arda, Emre ve Tuncay’ın arkasını toplamakla görevlendiriliyorsa Ceyhun’un sahadaki varlığı anlamını yitiriyor. Bu oyuncu hücuma katkısı olan bir oyuncu olduğu için tercih edildi; ama verilen görev ona tek şut imkanı bile tanımadı; bu nedenle, öndekilerin arkasını toplama görevi bir başka oyuncuya verilmeli, Ceyhun bu youncuya yardımcı olarak kullanılmalıydı. Sarp Ceyhun’un, Ceyhun Hamit’in, Hamit de daha verimli olduğu çizgide, Tuncay’ın yerinde başlamış olsaydı, takıma daha fazla katkı sağlamış olurlardı. Bu, takımı daha dengeli, daha az haldır huldur kılabilirdi. Önder tercihi ise hataydı, ikinci yarı değişikliği ile Terim bunu kabul etti; nihayetinde Bilica’nın yedeği.

    İkinci yarı Önder yerine Köybaşı, Hamit yerine Seracn girdi. Takım üçlü savunma ve çift santraforlu oyuna döndü; üçüncü stoper Ceyhun oldu. Gönül ve Köybaşı önde açık gibi oynadı. Zaten ilk yarı boyunca Türk Milli Takımı’nın önde etkili göründüğü anlar, Gönül’ün öne çıktığı anlardı. Bu, ikinci yarıda takımın oyununa katkı sağladı. Tuncay’ın da içerde rakibin zaman zaman dengesini bozduğu görüldü. Savunmada kalan oyuncuların iyi top kullanabilmesi de öndeki oyuncuların performansını artırdı; ikinci yarı özellikle Gönül’ün tarafından takım etkili oldu. Sercan’la kaçan gol ise yazık oldu dedirtti. Bu doğal: Sercan, Bursa’da da aynı Sercan. İyi taşıyan; ama son hareketleri iyi yapamayan bir oyuncu. Bu nedenle Halil’in küstürülmesi ve Tekke takıntısı bu maçta takımın canını yaktı diyebiliriz.

    İlk yarıda da , ikinci yarıda da, haldır huldur oyundan yararlanan Bosna Hersek çok etkili pozisyonlar yakalasa da, ofsayta fazla düştükleri ve yeterince özenli olamadıkları için golü yapamadılar; bunun nedeni, zihinlerinin kazanmaya değil, kazandırmamaya programlı olmasıydı. Kazanmaya ihtiyaçları olsaydı önde çok daha etkili vuruşlar izleyebilirdik; bu da futbolun psikolojik yönü.

    Arda çok şişmiş; basının hakkındaki yorumlarına kendi de inanmış olacak, kendinden beklentileri iyice tavan yapmış; istediği “yüksek” oyunu oynayamadıkça sinirlendi, sinirlendikçe faul yaptı; 3. gereksiz faulde de sarı kart gördü. Bir oyuncu “Estonya maç performansı” ölçü alınarak büyük yıldız kategorisine sokulursa, Bosna gibi sıradan bir takım bile tokat etkisi yapar.

    futbolteknik@hotmail.com

  2. Ali Sırmabıyık
    15:36 içinde 11 Eylül 2009 | #2

    Bekleme bizi 2010!!..

    Maalesef büyük umutlarla gittiğimiz Bosna Hersek deplasmanından istediğimiz sonucu alamadan döndük ve de büyük ihtimalle (bir futbol mucizesi daha yaşamazsak) 2006 Dünya Kupasından sonra 2010 Dünya Kupasını da pek çok Türk vatandaşının olduğu gibi milli takım oyuncularımızda televizyonlarının başında izleyip; kupayı kimin alacağı konusunda birbirleriyle iddiaya girecekler. Zaten elemeler boyunca doğru düzgün futbol oynamadılar bari iddia oynasınlar. Onlara o daha çok yakışır.

    Zenica, gerçekten de her takım için zor bir deplasman. Onu kabul ediyorum ancak 1-0 öne geçtikten sonra milli takımımız o kadar kötü oynadı ki formsuz olduğu söylenen Boşnak futbolcular özellikle de Dzeko, İbiseviç ve Misimoviç biraz daha becerikli olsalar bize karşı milli birer kahramana dönüşeceklerdi. Bosna Hersek’in futbolunda kesinlikle övülecek bir yan olduğunu düşünmüyorum. Bizden daha organize bir takım olup, 90 dakika oyun disiplinine sadık kalmaları onların bizden daha iyi bir takım oldukları anlamına gelmez. Arada sırada zayıf takımlar, güçlü takımlara karşı iyi maçlar çıkarabilir. Ancak, bu durum daha iyi takım olduklarının göstergesi değil, futbol şansının yanlarında olduğunun göstergesidir. Bosna Hersek ile Sivasspor karşılaştırması yapmak bence çok adil olmaz çünkü bu sezonu saymazsak Sivasspor, Bosna Hersek takımından çok daha iyi maçlar çıkardı. Rakiplerine karşı hep pozitif futbol oynamaya çalıştı. Bosna Hersek gibi ucuz faullerle oyunu soğutmaya çalışmadı. İlk düşüncesi hiçbir zaman oynamaktan çok oynatmamak olmadı. Başarılı oldu, olmadı o ayrı bir konu. En azından kısır ülke futbolumuza bir renk kattı. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün; Bosna Hersek play-off’ları da geçip Güney Afrika’ya giderse nereye kadar gidebilecek ya da nasıl bir renk katacak futbolun şöleni kabul edilen bir turnuvaya. Türkiye’nin bu turnuvaya katıldığı takdirde nasıl bir fark yaratacağını anlamak için sadece Euro 2008’de oynadığımız maçları hatırlamamız yeterli olacaktır.

    Tekrar Bosna Hersek maçına dönecek olursak ; milli takımımız, bu maçın önemini kavrayıp, ülke futbolumuz için ne anlama geldiğini anlasaydı ve en önemlisi rakibi kadar mücadele edip komik hatalar yapıp, rakibe sayılamayacak kadar pozisyon vermeseydi bu maçı güle oynaya geçmiş olurduk. Futbol tarihimiz boyunca hep ‘’Vatan, millet, Sakarya’’ edebiyatıyla bir yerlere gelmeye çalıştık ancak Bosna Hersek karşısında görüldü ki her zaman için oyuncuların milli duygularını hedef alıp onları gaza getirmeye çalışmak sonuç vermiyor. Günümüz futbolunda artık rakibin kadar mücadele edeceksin hatta yeri geldiğinde rakibinden 2 kat fazla mücadele edeceksin ve de kadrondaki fark yaratan oyuncuların üstün performansıyla sonuca ulaşacaksın. Bu kadar basit. Nasıl 2+2=4 ediyorsa futbolda başarıya ulaşmakta bu kadar basit. Estonya karşısında aldığımız 4 gollü galibiyet aslında herkesi yanılttı. Güzel bir galibiyet aldık ancak yediğimiz 2 golün muhasebesini kimse yapmak istemedi. Bosna Hersek karşısında çok daha mücadeleci bir futbol oynamamız gerektiğinin kimse farkına varmadı ya da varmak istemedi. Şimdi ‘’ah, vah’’ demenin hiç sırası değil. Şansımız gerçekten çok azaldı ve de Afrika 2010 umutlarımız Kaf dağının ardında kalmış gözüküyor. Ancak kalan son 2 maçtan bu sefer 6 puan aldığımız takdirde ve Bosna Hersek tecrübesizliğinin kurbanı olup kalan maçlardan sadece 1 puan alırsa yine de play-off’lara giden takım biz olabiliriz. Çok uzak bir ihtimal ama futbol da sürprizler oyunu olduğu ve de mucizeler gerçekleşebildiği için bu kadar çok seviliyor. Ülke olarak futbolda yaşanan mucizelerin bazılarının altına imza attığımız için son maçlar oynanana kadar umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini düşünüyorum.

    Eğer 2004 Avrupa Şampiyonasını ve 2006 Dünya Kupasını pas geçtiğimiz gibi 2010 Dünya Kupasında da olmazsak işte o zaman artık ciddi şekilde ülke futbolunu ileriye götürmek için oturup düşünme zamanı gelmiş demektir. Bu ileri götürme de sadece A milli takımdan başlamamalı. Alt kademe milli takımlarından bu işe başlayarak artık alttan da iyi bir jenerasyonun gelmesi için çalışmalara başlanmalıdır. Öncelikle milli takımların başında Hami Mandıralı ve de Abdullah Ercan gibi vizyonsuz kişiler olmamalıdır. Hami Mandıralı yönetimindeki Ümit milli takımın nasıl olup Gürcistan gibi bir takıma 4-0 yenildiğinin hesabını birileri sormalı ve de gerekirse Hami’nin kellesi artık gitmelidir. Milli takımlar hatır-gönül ilişkilerinin ya da torpillerin işleteleceği yerler olmamalıdır. Fatih Terim de eğer milli takımın başında kalmaya devam ederse artık bazı takıntılarından vazgeçmelidir. Milli takım, kulüplerinde bile doğru dürüst oynamayan oyuncuları çağırma yeri değildir. Milli takıma o dönemde ülkede ve yurtdışında en formda hangi oyuncular varsa onlar çağırılmalıdır. Milli takıma Gökdeniz Karadeniz ve Fatih Tekke’nin nasıl küstürüldüğü unutulmamalıdır. Bu durumdan Fatih Terim’den başkası da sorumlu değildir. Nasıl başarı halinde tüm başarıyı kendine mal ediyorsa, başarısızlıkta da çıkıp; ‘’Bu başarısızlığın tek sorumlusu benim. Benim ve benim şişkin egomdan başkasının suçu yok.’’ demelidir. Büyüklükte burdadır zaten.

  3. aykutyuceil
    01:31 içinde 12 Eylül 2009 | #3

    Bosna gerçekten de yetenekleri sınırlı olan bir takım. Bu nedenle de haddini bilerek oynuyorlar. Geçen yılki Sivas’ın futboluna benzer bir futbol oynadıkları doğru. Riskli kısa paslar ya da çalım denemeleri çok az. Maç boyunca doğru düzgün top bile sürmediler. Çok adamla savunma yaptılar. Savunmacılar sıkıştığı zaman topu forvetlere şişirdi, onlar da kontrol edebildikleri topları kanatlara yada forvet arkasındaki oyunculara kazandırarak oyunu açmaya çalıştılar. Bunu iyi de yaptılar.

    Ama bu beklenmedik bir şey değildi. Kapasitesi sınırlı bir futbol takımının, kendinden daha güçlü bir takıma karşı 5-6 hücumcu ile saldırmasını beklemezsiniz. Hem de bu takıma beraberlik yetiyorsa. Türkiye’nin Avrupa futbolundaki konumu düşünüldüğünde bize karşı bu mantalite ile oynamayacak en fazla 8 takım sayarsınız. Onlar da bizden daha iyi olanlar ya da bizimle denk kuvvetlere sahip olanlardır. Bu takımlardan sadece 1 tanesi grubumuzda yer alıyordu ve ispanya’ da bize karşı böyle oynamadı zaten. İspanya dışındaki diğer takımların sistemi genel olarak böyleydi. Estonya da bu şekilde oynamaya çalıştı ama onların gücü daha sınırlıydı ve kaybettiler. Yani Bosna’nın sistemi olağandı, sadece çok iyi uyguladılar…

    Peki biz bu karşımıza çıkması olağan oyun düzenine karşı ne kadar hazırdık. Galip gelebilmek için ne yapabilirdik. Asıl sıkıntı burada. Bu şekilde oynayan bir takıma karşı orta alanda bol hazırlık pası yapmalısınız. Siz bu pasları yaparken santraforunuz ve kanat hücumcularınız sürekli hareket halinde olmalı. Bu oyuncular gerektiğinde sırtı dönük toplar almalı, oyunu sağa sola açmalı. Bu pas trafiği içinde rakip savunmanın vereceği boşluklara ara paslar atılmalı.

    Bunların büyük bir kısmını yapamadık. Yapacak kalitede oyuncularımızın yokluğundan mı? Sanmıyorum. Hamit ve emre bu hazırlık pası trafiğini çok iyi bir şekilde yönetecek kapasitedeler. Semih tek forveti iyi oynayabilen bir oyuncu. Arda ve Tuncay kanatlardan ceza sahasına çok iyi sızabilen oyuncular. Ayrıca bu gruba hem çıkışlarıyla hem de yüksek pas yüzdesi ile destek verebilecek Gökhan da var. Yani bu oyuncular, bu oyun şablonu ile oynayabilirlerdi.

    Ama olmadı… Birinci neden, stoperlerimiz birçok pozisyonda Emre ve Hamit’le topu sağlıklı bir şekilde buluşturamadılar. Bu bazen rakibin baskısından, bazen de orta alan oyuncularımızın geri dörtlüye fazla yaklaşmamasından kaynaklandı. Dolayısıyla defansımız topu şişirdi ve bu toplar hava hâkimiyeti yüksek Bosna defansında eridi.

    İkincisi, ileri uç elemanlarımız yeterli hareketliliği gösteremediler. Yani top Hamit ve Emre’deyken Bosna defansının arasından çıkıp boşluklarda kendilerini gösteremediler. Bu durumda bizim pas trafiğimiz ‘gereğinden fazla yan pas’ şekline dönüştü.

    Üçüncüsü de zar zor kanatlara indiğimizde, pozisyonların yüksek ortalarla son bulmasıydı. Yapılan ortaların neredeyse hiçbirine kafayı biz vuramadık. Boy ortalaması bu kadar kısa olan hücum oyuncularımızın neden sürekli birbirlerine yüksek top attıklarını maç boyunca düşündüm. Anlamadım…

    Sonuç olarak karşımıza çıkacak takımın ne oynayacağı ve nasıl oynayacağı belliydi. Yapacaklarımızın önceden planlanması ve ezbere oynayan rakibe karşı bizimkilere de bu oyun planının ezberletilmesi gerekirdi. Geçen yıl Sivas’ın kendisinden güçlü takımlara karşı ne kadar başarısız olduğunu görmüştük. Bu durumda ya Bosna, Sivas’a benzemiyor ya da biz daha büyük takım olamamışız. Ne diyelim, bu jenerasyona yazık oldu. Yine mülteci bir dünya kupası izleyeceğiz…

  4. 00:13 içinde 14 Eylül 2009 | #4

    09.09.09 tarihi hepimizin hafızasında çok kötü anılar bıraktı. Bir tarafta büyük sel felaketi, diğer tarafta gelen şehit haberleri, milli maç öncesi tadımızı temelli kaçırdı. Bu acı haberlerle dolu günde Bosna’dan alacağımız bir güzel haber teselli olamazdı ama belki bir anlığına da olsa üzüntümüzü dağıtacaktı. Fakat beklenen olmadı ve her zaman kıyısından dönmeye alıştığımız uçurumun, bu kez tam da içine yuvarlandık.

    Bu tür maçları bundan önce birçok kere kazanmıştık. Hemen hemen bugünkü gibi bir durumda Norveç’i Oslo’da, Ukrayna’yı Kiev’de mağlup etmeyi başarmış, son Avrupa şampiyonasında maçların son saniyelerine kadarki mücadele ve hırsımızla adeta efsane olmuştuk. Ama bu olaylara hep iyi yanından baktık. Norveç’i deplasmanda yenerek işi kendi evimizdeki Bosna maçına bırakınca bu işi nasıl olup da bu raddeye getirdiğimizi, ya da Çek Cumhuriyeti’ni 3-2 yenerken nasıl bu maçta 2-0 geriye düştüğümüzü hiç düşünmedik. Her zaman mücadelemiz ve inancımız ile övündük; tabiri caizse, zamanında atalarımızın savaş meydanlarında gösterdiği azmi sahaya yansıtmamızdan gurur duyduk ve zor olduğu için değeri kat be kat artan sevinçlerimizin hatalarımızı örtmesinden hiç de şikâyetçi olmadık.

    Şunu düşünmek gerek: Estonya’ya deplasmanda, Belçika’ya kendi sahasında puan kaybeden, Bosna’yı İstanbul’da zor bela yenen ve ne olursa olsun İspanya’ya iki maçta da mağlup olan bir takımın mı üstte olması daha hakkaniyetlidir yoksa Belçika ve Ermenistan’ı iki maçta da mağlup edip Estonya’ya yedi gol atan takımın mı? Olaya bugünkü maç penceresinden değil de grup maçlarının başladığı tam bir sene öncesinden bakıldığı zaman bugün Bosnalıların yaşadığı mutluluğun hiç de haksız bir mutluluk olmadığı ortaya çıkıyor.

    Toplum olarak işimizi hep son gün yapmayı seviyoruz. Rutin bir hayattan ziyade heyecan yaşamak neredeyse alışkanlığımız olmuştur. Çok çabuk parlar, çabuk tepki veririz. Zor zamanlarda kolaylıkla bir araya gelir olumsuz durumdan kurtulmak için var gücümüzle çalışırız. Sizce tüm bu özelliklerle geçen elemelerde her şey çok güzel giderken Malta ve Moldova gibi rakiplere puan kaptırıp son bir can havliyle Norveç ve Bosna’yı yenmemiz ya da son Avrupa şampiyonasında ilk maçta Portekiz’e kaybedip İsviçre maçının ilk yarısını geride kapatıp, ikinci yarıdan itibaren ayağa kalkarak yarı finale uzanmamız arasında bir benzerlik yok mu? Evet, tam da toplumumuzun karakteristiğini yansıtan bir milli takımımız var.

    Sonuç olarak bir tarafta Faroe Adaları’na takılabilecek ama diğer tarafta Almanya’yı da yenebilecek nitelikte bir milli takımız. Zira maçlarımızın sonuçları rakiplerimizin gücünden ziyade bizim o günkü hâletiruhiyemiz ve duygularımızla yakından ilgili. Şayet kazanmak zorunda değilsek yelkenleri suya indirebiliyor aksi takdirde ise değme fırtınaların gemimizi batırmaya yetmeyeceği kadar güçlü durabiliyoruz. Yarı final oynadığımız son Avrupa Şampiyonası’nda sizce toplam kaç dakika önde oynadık? Ben söyleyeyim; İsviçre maçında 1, Çek Cumhuriyeti karşısında 2 ve Hırvatistan karşısında 0. Yarı final maçında turnuvada ilk defa öne geçtik ve 4 dakika skor lehimize devam etti, o maçı da kaybettik. Neticede önde oynadığımız dakika toplamı sadece 7. Bu trajikomik istatistiğin anlamı bizim maalesef dört başı mamur bir takımımız yok sadece çok iyi mücadele ediyoruz, o da bizi ne batırıyor ne çıkarıyor.

    Tüm bunları düşününce bugün 2010 Dünya Kupası’nda çok büyük olasılıkla olmayacağımız için burukluk ama en azından istikrarlı ve hak eden bir takımın bu vizeyi almasından da memnuniyet duyuyorum. Dileğim öncelikle yazının başında bahsettiğim gibi doğal afetler ve terör olaylarının tekrarlarının yaşanmaması ve gerçekten çok yüksek bir potansiyeli olan milli takımımızın artık hatalarından ders alarak bilinç ve futbol doğrularına dayalı bir standardı yakalayıp işini hiç bir zaman son dakikaya bırakmaması.

  5. 13:34 içinde 14 Eylül 2009 | #5

    Bosna’nın geçen yılki Sivasspor gibi bir takım olduğu doğru ancak benim için Türkiye’nin nasıl bir takım olduğu daha önemli. Türkiye de geçen yılki Galatasaray gibi Fenerbahçe gibi bir takım. Kaliteli oyunculardan oluşan bir kadrosu var, takım top oynamaya başladığında önünde durabilen rakip yok fakat bazı maçlarda tıkanınca sonuca gitmede zorlanıyor. Ama benim burada kastetmek istediğim, takımın istikrarsız futbolundan ziyade, sahadaki duruşu ve karakteri. Milli takım, geçen yıl FB ve GS’nin yaşadığı gibi kötü bir dönem geçirmiş ve aynı şekilde Sivas’a tekabül edebilecek bir Bosna’nın arkasında kalmıştır ama büyük takımlar arasıra -tıpkı GS ve FB gibi- kalite olarak kendisinden kötü takımların arkasında kalabilir. Sonra ne olur, teknik direktörünü değiştirirsin, takıma yeni bir iki oyuncu monte edersin ertesi sezona fırtına gibi başlarsın. Burada önemli olan Sivas gibi 1-2 sezonluk patlamalardan ziyade senin büyük takım karakterini oluşturmuş olmandır. İspanya’ya deplasmanda 1-0 yenilince hayıflanman, kendi sahanda öne geçtiğin maçta 30 maçtır yenilmeyen rakibin beraberlik golünü atınca maçı alabilmek için şuursuzca saldırmaya başlamandır. Oradan alınacak bir puan belki bizi finallere götürecekti, belki daha sakin oynayarak daha o maçta skoru 1-1′e kitleyebilir ve bugün hala umutlu olurduk ama bunu bile bile İspanya’yı yenmek için saldırırken gölü yemek o takımın büyük takım olduğunu gösterir. Turnuvada olmak tabii ki muhteşem olurdu. Daha güzel, renkli bir turnuva olurdu bizim için. Ama buna bu kadar çok üzülmemizin sebebi büyük turnuvalarda milli takımı izlemeye alışmamızdandır. Türkiye artık büyük bir takımdır. Bosna ile kendimizi kıyaslayacak olursak; Türkiye 1996′da Dünya üçünücüsü apoletli İsveç’i geçerek Avrupa şampiyonasına gittiğinde nasıl bir psikolojideyse, Bosna da bugün o noktada.(Onların oynayacağı bir ön eleme daha var)Bizim bulunduğumuz noktaya gelmeleri için önlerinde çok iyi değerlendirmeleri gereken bir 15 yıl var. Biz artık büyük bir takımız, Bosna ise yolun başında ve hala Sivasspor konumunda. Küçük-büyük takım farkını anlatmak için şöyle bir örnek vereyim. İspanya’da, yaklaşık çeyrek asır önce düzenlenen 1982 dünya kupası döneminde milli takım ne alemdeydi? Ben henüz o dönemde portakalda vitamin olduğum için bunun yorumunu o dönemin spor yorumcularına bırakayım. İslam Çupi, Ziya Şengül, Can Bartu, Ercan Aktuna, Orhan Türel İspanya’da olmayan Türk Milli Takımını tartışıyor:
    …………………..

    Türk Milli Takımı İspanya’daki finallerde olsaydı ne yapardı? Türk Milli Takımı finallerde olsaydı her zaman kaybettiği Avrupalı kodamanlar İtalya, B. Almanya, İngiltere, Belçika, İspanya ve diğerleri ile aynı kefeye koymayacaktık. Milli takımımızı onlarla tartışmak gerçek dünyada hayalcilik olur.

    Biz bu milliyet sohbetinde Milli takımı İspanya’ya gelen küçükler ile, yani Kuveyt, Honduras, El Salvador, Kamerun ve diğerlerinin yanına oturtarak birtakım yorumlar yapmaya çalışacağız. Genel sorumuz şu: Türk Milli Takımı İspanya’daki küçükler seviyesinde nedir? Grup maçlarına Avrupa yerine Asya veya Afrika’dan katılıp İspanya finallerine gelseydik. Türk Takımı ne olurdu?
    ..
    İslam Çupi : Yani Milli Takım’ın böyle bir final için ne klası ne de ulusal tecrübesi var. Peki Asyalı kalıp o gruptan finale gelseydi durum değişecek miydi?

    Ziya Şengül: Asya grubundan finallere gelseydik ne olacağını bilemem. Bir örnek vermek isterim. 10 yıl önce Türk takımı Cezayir gibi ekipleri çok rahat yeniyordu. Hem de açık farkla. İspanya’da izlediğim küçükler oldukça büyük aşama yapmışlar. Biz ilerleyeceğimize, bırakın aynı yerde olmayı, çok gerilere gitmişiz.

    İslam Çupi: Asya grubundan finallere gelseydik durum değişmezdi. Biz de küçükler gibi oynayacak, yenilecek ve grup sonuncusu olup tribüne çıkacaktık.

    Can Bartu: Benim bildiğim dünyanın her ülkesinden Türkiye’ye antrenör getirttik. Bizlere ne verdiler. Sadece kocaman bir hiç. Şimdi ise tartışıyoruz, finallere Avrupa’dan mı girseydik, yoksa Asya grubundan mı? Ne farkeder.

    Ercan Aktuna: Asya ve Afrika’nın aşaması lafla değil, planlı bir çalışma ile olmuştur. Türkiye’deki futbol mekanizmasını alaturkalıktan kurtarıp yola çıkmak gerek. Bunu yapamazsak Türkiye finallerde yine yok diye daha uzun yıllar birbirimize sorar dururuz.

    Orhan Türel: Türkiye henüz bilimsel futbol çağına girmiş değil. Bu anlayışı değiştirmediğimiz sürece Türkiye hep Dünya Kupası finallerinin dışında kalacaktır.(1954 yılının milli takımını övdükten ve o takımın burada olsa iş yapabileceğini anlattıktan sonra)82′de kuracağımız milli takım burada averaj ekibi olur.

    28 Haziran 1982/Milliyet
    ……………………………
    Tartışma haliyle uzuyor ama çıkan sonucu manşet yapmışlar “Türk futbolu Kuveyt, Honduras, Cezayir, Kamerun ve Yeni Zelanda’nın yanında bile çağdışı” Benim gibi merak eden olur diye Türkiye 82 Dünya Kupası elemelerinde :

    24 Eylül 1980: Türkiye:1 – İzlanda:3
    15 Ekim 1980 : Galler: 4 – Türkiye:0
    3 Aralık 1980: Çekoslavakya:2 – Türkiye:0
    25 Mart 1981 : Türkiye:0 – Galler: 1
    15 Nisan 1981: Türkiye:0 – Çekoslavakya: 3
    9 Eylül 1981 : İzlanda :2 – Türkiye:0
    23 Eylül 1981: SSCB:4 – Türkiye:0
    7 Ekim 1981 : Türkiye:0 – SSCB:2

    Milli takım 5 takımın bulunduğu grupta 8 maçta 0 Puan, 1 gol, -20 averajla grup maçlarını tamamlıyor. Maç kadrolarının tamamında Şenol Güneş ve Fatih Terim’in olması da enteresan bir not.Son 10 yılda 5 büyük turnuvanın 3′üne katılıp, 2 yarı final, 1 çeyrek final yaşayıp katılamadıklarımıza da Letonya ve İsviçre’ye baraj maçlarıyla saçma sapan bir şekilde elendiğimiz düşünülürse şanslı bir jenerasyonuz. Demem o ki, evet Dünya Kupası artık çok zor görünüyor ve tartışmasız bu bir takım hataların sonucunda oldu ancak enseyi de çok karartmamak lazım. Türkiye artık büyük düşünen büyük bir takımdır. Bu grupta tökezlemiş olabiliriz, matematiksel olarak şansımız sürse de Güney Afrika’ya gidemeyeceğimizi varsayarak 82′de İslam Çupi’nin sorduğu soruyu sorsam “Türk milli takımı Güney Afrika’daki finallerde olsaydı ne yapardı?” Milli takımı nereye koyar, kimlerle kıyaslardınız? Yazının başından beri kastettiğim şey işte bu.

    (İlgilisine not: Bahsi geçen gazete yazısı ve İslam Çupi’nin çok edebi yazıları için “Olaylar, sağbekin lahana dolmasını yemesiyle başladı” İslam Çupi, Seçme yazılar 2 , İletişim 2004)

  6. Yasin Tuğcu
    15:40 içinde 14 Eylül 2009 | #6

    Analiz pek çok yönüyle doğru gibi.İlk olarak Bosna’nın oyun zihniyeti de geçen iki sezondaki Sivas gibi defansif ve kontra-hücumcu anlayışa sahip. Defans bölgesinde mütevazi,ama aynı zamanda mücadeleci ve fizik olarak iyi isimlere sahipler.Kendi seviyesinde ve daha üst sev,yedeki maçlarda ilk düşünceleri yenilmemek..Ve bu anlayışa uygun olarak oturttukları bir düzenleri var.Takımı bu düzenin dışına çıkmayacak şekilde disipline etmiş bir teknik direktörleri var.Bu yönleriyle 2 yıldır izlediğimiz Sivasspor’a benzedikleri bir gerçek.Ama tabi ki takım kalitesi olarak daha üstteler.Defansın attığı uzun topları ileride Mehmet Yıldız değil Dzeko yere indiriyor.Takımın ofansif olarak liderliğini emektar Mohamed Ali değil,Misimovic yapıyor.Buna paralel olarak yarıştıkları arenada Turkcell Süper Ligi’nden zor.
    Şu ana kadar görülen ortak noktalarla beraber gelecekte de bazı ortak noktaların oluşacağını düşünüyorum.Dünya Kupası Elemelerini lig mücadelesi,Dünya Kupası’nı da Avrupa arenası gibi kabul edersek Bosna Hersek’in sonu da Sivas’ın bu sezon yaşadığı hüsran gibi olacaktır. Çünkü bir sonraki adımda rakipler zorlaşacak,maçların seviyesi yükselecek ve herkes gerçek bir vitrinde olacağı için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışacak.Böyle olunca da takımlar gerçek potansiyellerine göre sıralanacaklar.-İstisnalar olmuştur,olacaktır da-Ve Bosna diğerlerinin yanında güçsüz kalacak.Bu kadro güç ve yapısına göre başarısızlık sebepleriydi.
    Taktiksel olarak da Bosna’nın başarılı olma gibi bir şansı yok!-tabi başarının ölçütleri farklı.onlar katılmayı da başarı olarak görüyorlar.-Söylemek istediğim Bosna’nın bu zihniyetiyle Dünya Kupası’na katılsa bile gruplardan öteye gidemiyeceğidir.Bosna defansif bir oyun anlayışıyla sahada olacak ve Dünya Kupası’nda bunu hep sürdürecekler.Ancak defansiflik onları başarıyı getirmeyecektir.önceki turnuvalara bakalım.Euro 2004 ve Dünya Kupası 2006 çok sıkıcı, futbolseverleri tatmin etmeyen turnuvalardı.Hemen herkes defansif ve kapalı oyunu oynamayı tercih etti.Turnuvaların genel havası bu oldu ve bu turnuvaların şampiyonları defansif oyunun gerekliliklerini daha iyi yerine getiren Yunanistan ve İtalya oldu.-turnava şansı,fikstür şansı vs. de etkili oldu tabi ki-Ama 2008′deki turnuvaya bakalım.Turnuvada genel olarak hücumcu ve açık bir oyun karakteri vardı.Şampiyon da bunu en iyi uygulayan takım oldu.İspanya..2010′da turnuvanın genel oyun karakteri ne olur,şimdiden bilmek zor.Mesela kimse EURO 2008′den önce turnuvanın final maçı hariç bu kadar göze hoş gelen bir turnuva olacağını tahmin etmiyordu.Şimdi de etmek zor.Ama ne olursa olsun,turnuvada Bosna’nın istediği defansif oyun oynansa da,Bosna bu ezberci zihniyetiyle hiçbir yere varamaz.Bazen İtalya,Fransa gibi ülkeler bile varamıyorlar.Bu gibi takımların başarılı olması için heyecan verici düzeyde ekstra şeyler yapmaları gerekir.Bizim geçen yıl yaptığımız gibi.Ve Bosna’nın da bu zihniyetle bu tarz bir sıçrama yapması futbolun hiçbir mucizesine sığmaz..
    Bizim bu durumdan dersler almamız lazım.Son dönemde katıldığımız her büyük turnuvada başarılı olmamıza rağmen başarımızı istikrara çeviremiyor oluşumuz,2010′a en çok renk katabilecek takımlardan biri olmamıza rağmen,gelecekte çok iyi yerlerde olabilecek Arda,Gökhan Gönül,Mehmet Topal gibi oyuncularımız için çok iyi bir vitrin olabilecekken bizim bu turnuvaya katılamayacak olmamızın bizim futbolumuza vereceği zarar maalesef büyük.Fatih Terim’in bundan sonrası için daha belirli bir oyuncu topluluğuyla çalışıp,futbolumuzu daha istikrarlı ve dolayısıyla daha bilinen bir imaja taşıması gerekir.Böyle olduğu takdirde Arda Turan’larımızın Barcelona’larda oynaması için Brezilya’da ya da Arjantin’de doğması gerekmeyecektir.Dünyanın en heyecan verici futboluna sahip milli takımı olabiliriz.Ama futbolda ne olmaya çalışırsanız çalışın,bunu istikrar olmadan başaramazsınız!

  7. Ruhfen Kavasoğlu
    14:47 içinde 15 Eylül 2009 | #7

    AYAKLAR YERE BASMADAN FUTBOL OYNANMAZ !!!

    Mustafa Denizli kötü mü? Şartlara bakınca bulunabilecek en iyi T.Direktör. Ayrıca yerli olması benim de tercih ettiğim bir şeydi. Ama onun oyunlara bakışı etrafındakileri herzaman şaşırtmıştır. Yani uyguladığı yöntem bir tutarsa o zaman da yine herkes şaşıracaktır. “Dahi mi yoksa deli mi?” ben anlayamadım doğrusu kafam bulandı. Bunu her zaman yaptığını bilmeme rağmen her seferinde gizli bir güç onun bir harka yaratacağını söyleyip duruyor içimden. Bu ilginçliği yaratan almış olduğu sonuç ne olursa olsun insanları şaşırtacak neticeler olmasıdır.
    Bir şekilde istediği sonuçları kendi yöntemiyle aldığında da (ne kadar beklenen sonuçlar olsa da) yine günlerce konuşulacak şeylere sebep olmasıdır. Hayal dünyasında gezdiğini sanmıyorum. Ama istediklerini sahadakiler yapmayınca malum sonuç gereği kabak Mustafa Denizli’ nin başında patlıyor.
    Son oyunda da yine aynı şey oldu. Mustafa Denizli’ nin değil ama sahadakilerin ayakları yere basmıyordu. Doğal olarak ayaklar yere basmayınca top da istenilen yere gidemedi. Diyeceksiniz ki Rüştü’ yü kaleye o koymadı mı? Nobre’ yi kenarda o oturtmadı mı? Evet ama unutulmaması gereken bir şey varsa bunları yaparken bu oyuncuların kendisine vermiş oldukları “güven” i elinin tersiyle bir kenara itecek değildi ya… Rüştü “ben iyi değilim dese” en azından ilk11 de sahaya çıkmasa: Nihat artık gerekli patlamayı yapsa: kaleciyle karşı karşıya kalanlar topu filelere gönderse: hatta hatta bay hakem kalecinin topu ceza sahasının dışında tutmaktan kırmızı kartla oyundan çıkarsa Mustafa Denizli “Bürütüsler” tarafından böyle aldatılmamış olacaktı.
    Sözün özü Mustafa Denizli’ nin ispatlayacağı çok şeyi yok, ispatlaması gerekenler sahada gerekli şeyleri yapsalar iyi olacak. Sahada harikalar yaratmak için Denizli’ nin gözüne sahaya çıkmadan önce girenlerin, sahaya çıkınca da sözlerini tutup “ayaklarını yere basarak” futbol oynamaları gerekirdi. Ben burada Rıdvan Dilmen’in bu sözünden, Denizli’ den çok futbolculara bir mesaj gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Rüştü kendine gelmeli maceralarına bir son vermeli. Pozisyonlara girenler topu kaleye atmalı. Kale içinde adam markajında adamlarını kaçıranlar buna bir son vermeli ki harikalar oluşabilsin. Bunun ödüllerini yaşayacak olanlar yine kendileridir geçen yıl olduğu gibi. Ama hala iki kupanın rüyasıyla sahaya çıkanlar varsa onlara buradan sesleniyorum: “bunlar geçmişte kaldı uyanın şu anda elinizde hiçbir şeyiniz yok, böyle giderseniz olmayacak ta…”

  8. 11:11 içinde 16 Eylül 2009 | #8

    - Hakan Şükür ve Fatih Terim’in alternatifi yok denile denile bu hallere düştük -

    Türk medyasında 10 yılı aşkın süredir Hakan Şükür ve Fatih Terim’in alternatifi yok masallarını okuyup dinledik. Hakan Şükür uğruna bu ülkede çok forvetler harcandı. Ümit Karan en formda zamanlarında bile çağrılmadı, Oktay Derelioğlu gölgede bırakıldı. Şenol Güneş’in belkide japonya-Korede dünya şampiyonu olabilmemize engel olan H.Şükür inadı yüzünden üçüncülükle yetindik. Oysa İlhan Mansız Lig’in o dönem en kaliteli oyuncusuyken ve H.Şükür çok formsuzken genede kadroda yer bulamıyordu senegal maçına kadar. Ve sonra üçüncülük maçına kadar gene yedek kulübesine demirlenmişti.

    İşte Türk futbolunun yıllardan beri H.şükür’ün alternatifi yok gibi bir anlamsız tezi yüzünden bugün kaliteli bir forvetimiz yok. 70 milyonluk bir coğrafyadan 1 tane bile pivot santrafor çıkartamadık. Bugünki sıkıntımız geçmişin faturasıdır.

    Eskiden Türk futbolunda defans oyuncusu sıkıntısı yaşamıyorduk. Orta sahamızda maestro özellikli futbolcu sıkıntısı yaşamıyorduk. Şimdi devşirme futbolculardan medet umar haldeyiz.

    Bir Emre Belezoğlu sevdasına kapılmışız. Zamanında Tümer Metin’de bu yüzden geç farkına varılan futbolculardan oldu. Eğer Yıldıray Baştürk ve Emre Belezoğlu her ikiside sakatlanmasaydı Tümer Metin Milli takımda düşünülmeyecekti bile; Sonrada Fatih Terim, Tümer Devrimi yaptı diye manşetlere çıktı. Oysaki o dönem Yıldıray ve Emre sakattı oynamayacaktı; Tümer de mecburiyetten kadroya girdi. İşte kimse bunun farkına varıp sorgulayamadığı için bugün bu hallere düştük.

    Bu ülkenin artık Fatih Terim ve Hakan Şükür sendromunda kurtulması lazım. 70 milyon nüfuslu bu topraklardan yeni pivot santraforlar, maestrolar, ve yeni dinamik hocalar keşfedecek zihniyete bürünmemiz lazım. Devşirme futbolcudan medet umanlar sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket eder. Ülkeye faydası olmaz. Sonrada en zayıf gruptan bile çıkamayacak hale düşeriz.

    Bosna gibi dünya çapında tek yıldızı Dzeko olan bir takıma karşı ölüm kalım maçına çıkmak çok düşündürücü. Üstelik grubundaki diğer tüm takımlardan daha güçlü bir kadromuz varken.

    Bosna Hersek, Yunanistan milli takımı gibi. Tek farkları fizik güçleri ve defansları zayıf. Yunanistanda labirent şeklinde paslaşan bir takım değil. Paslaşırlarken bireysel yetenekleri olan oyunculara muhtaç değiller. Takım halinde paslaşıp,takım halinde hucüma çıkıyorlar. Takım halindede defans yapıyorlar.İşte Bosna Hersekte böyle bir takım; ama biz bireysel yeteneklere bağlı bir oyun şeklinde hareket ediyoruz. Varyasyonlarımızı ekipsel olarak organize bir şekilde yapamıyoruz.

    Gelelim bundan sonraki sürece. Şu açıkca net. Afrikaya gidemeyeceğiz !

    Geleceğimiz için Fatih Terim ile devam edilmemeli !

    Devşirme futbolcu oynatılmamalı bundan sonra Milli Takım da !

    Ve acilen Ülke çapında tarama yapılıp. En az birer tane Pivot santrafor, tam Maestro özellikli Sergen Yalçın gibi orta saha ve Ülkemizi her açıdan iyi bir şekilde temsil edebilecek bir hoca seçilmeli.

    Artık bu ülkede birileri çıksın devrimlere imza atsın. Her ligi tarayıp geleceğe ışık tutabilecek ekibin ön hazırlıklarına başlasınlar.

    ” H.Şükür ve F.Terim’in alternatifi yok denile denile bu hallere düştük ”

  1. Henüz geri dönüş yok.
Bu konuya yazı göndermek için giriş yapmanız gerekmektedir.