Ana Sayfa > Mert Aydın > Mert Aydın: Romantizmin zaferi

Mert Aydın: Romantizmin zaferi

29 Mayıs 2009

mertaydin“Bu kupa, romantizmin zaferi oldu. Fizik gücün ululaştırıldığı günümüz futbol dünyasında Barça, bir güzel futbol adası.”

Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.

Mert Aydın

  1. Ali Sırmabıyık
    12:21 içinde 29 Mayıs 2009 | #1

    Bu dünyadan değil

    Barcelona takımı sadece oynadığı futbolla değil kadro yapısı itibariyle de 4 büyükler dahil tüm takımlarımıza örnek olmalı. Rüya gibi bir sezon geçiren Barcelona şu ana kadar İspanya lig şampiyonluğu, Kral Kupası şampiyonluğu ve Avrupa Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğunu da kazanarak üçleme yaparken Messi gibi bir süper starı kadrosunda bulundurmasına rağmen ağırlıklı olarak Barcelona altyapısından yetişen oyuncular sayesinde bu başarıya ulaştı. Victor Valdes, Xavi, İniesta, Pique, Puyol ve Krkic gibi Barcelona altyapısından yetişmenin verdiği avantajla kulübün kendilerinden beklentilerinin farkında olan bu oyuncular camialarını fazlasıyla mutlu ettiler.

    Bu kadro şimdi sezonu 4 kupayla kapatmaya da çok yakın. Eğer Barcelona Mircea Lucescu’nun Shaktar Donetsk’ini Süper Kupa finalinde yenerse kolay kolay hiç bir takımın başaramayacağı bir işe imza atmış olacak.

    Futbol oynamaktan zevk alan ve tek düşünceleri futbolu güzelleştirmek olan Xavi ve İniesta gibi iki sihirbaza sahip bir takıma Messi gibi bu dünyanın dışından bir oyuncu da eklenince bu takımın yenilmez bir armadaya dönüşmesi hiçte sürpriz değil. Genç yaşta takımın başına gelen ve bu görevi kabul etmeden önce herhangi bir A takım çalıştırma tecrübesi olmayan Josep Guardiola’nın da bu başarılardaki katkısı göz ardı edilmemeli. Ülkemizde genç teknik adamlar yıldız futbolcularla takışmayı, onları kadro dışı bırakmayı (Bülent Korkmaz-Cassio Lincoln ve Ertuğrul Sağlam-Rodrigo Tello örneklerinde olduğu gibi) iyi teknik direktörlük sanarken Guardiola hepsi dünya yıldızı olan ve egoları tavan yapmış oyuncularıyla mükemmel bir iletişim kurdu ve şu anda herkes tarafından imrenilen bir takım yarattı. Gerektiği yerlerde o da katı disiplin uygulamaları yaptı ancak tüm oyuncularından maksimum verimi almayı da başardı. Örneğin Xavi, Messi ve Eto’o gibi yıldızlara antrenmana sadece 1 dakika geç kaldıkları için 500′er Avro ceza verdi ama onları kadro dışı bırakma gereği duymadı ve kazanılan 3 kupaya özellikle de Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna bu üçlünün etkili ve harika futboluyla uzandı.

    Barcelona’nın en büyük silahı olan ayağında top tutarak bol pas yapmaya yönelik oyun anlayışına rakiplerini oynadıkları yüksek tempolu ve hızlı futbolla şaşkına çeviren Manchester United bile direnemedi. Zaten direnmesi de imkansızdı. Böyle bir takıma karşı daha maçın 10. dakikasında da 1-0 geriye düşünce kupayı Barcelona’nın alacağı açık bir şekilde belli olmuştu. Yılların tecrübesi Sir Alex Ferguson bile sahada olup biteni çaresizlik içinde kenardan izlemenin dışında bir şey yapamadı. Sanırım o da Barcelona’nın oynadığı oyundan çok etkilenmiş ve futbol sarhoşu olmuştu. Aslında maçı özetleyen en iyi değerlendirme Kırmızı Şeytanların kaptanı Ryan Giggs’den geldi; ‘Barcelona sahada bizim aptal gibi görünmemize neden oldu.’

  2. Serhan Çelebi
    13:48 içinde 29 Mayıs 2009 | #2

    YARAMAZ ÇOCUK ve ZAFERİ
    Mourinho’nun beklenmeyen çıkışı ile birlikte 2000′li yılların futboluna damgasını vuran fizik güç ile sonuca gitme felsefesi, yerini son iki yılda yakalanılan başarılarla daha teknik bir anlayışa bırakıyor. Önce “Dede” ile kazanılan 2008 Avrupa Şampiyonası, sonra da Barcelona’nın altın yılı… 2010′lu yılların futbol güneşi İspanya’dan yükseliyor.

    “Muhtemelen tarihin en iyi Barcelona’sı ile karşı karşıyayız.” Bu sözler başkan La Porta’ya ait. “Ne de olsa kendi takımı, ne diyecekti ki” diye düşünüyorsak, o zaman Sir Alex Ferguson’un Barcelona’nın yenilemez olduğunu itiraf etmesini referans kabul edebiliriz. Avrupa’nın en iyi sezonunu geçiren iki takımından birinin teknik direktörü, diğer takımı açık bir dille başa çıkılamaz görüyorsa, övülen takımın üstünlüğünden nasıl kuşku duyulabilir? Kendini sürekli yenileme cesaretini gösterebilmesi sayesinde dünyanın en büyük takımlarından birini yaratan Ferguson gibi bir isim, bu sözlerinin içini dolduracaktır. Kaybedilen final sonrasında Manchester United’ı, bu parıldayan İspanya ekolüne karşı yenileme fikirleri üzerinde düşünmeye başlamıştır bile -dikkat: İngiliz fizik gücü ve İspanyol paslaşması diyalektiğinden ileride çok acayip şeyler çıkabilir.

    Barcelona bir virüs gibi. Henüz bir ilacı yok. Kabul edilmeli ki tüm dünya Barcelona’ya hazırlıksız (maskesiz ve eldivensiz) yakalandı. Johan Cruyff’un kurduğu ve diğer Hollandalılar ile süregelen pasa dayalı Barcelona Okulu 2009′da zirve yaptı. Bu sistemi, yalnızca daha dikine ve daha kısa paslar yapmak suretiyle bayıltana kadar hücum etmek yönünden ileriye götürmekle kalmadılar. Sezon öncesinde Ronaldinho ve Deco gibi sorun yaratan yıldızlardan kurtularak kadroyu damıttılar. Yıldızmış, şuymuş buymuş demeden öncelikle bir kadro yönetimi dersi verdiler yani. Sonra da bu rafine takımın başına “tecrübesiz” Guardiola’yı getirdiler. Altyapı yıllarından bu sistemin (adına ne demek lazım bilmiyorum; uzay futbolu olabilir mesela) türlü varyantlarına aşina olan Messi, Iniesta, Xavi, Bojan gibi harika bir de nesil yakalayınca Katalanların şaha kalkması kaçınılmaz oldu. Henüz çok genç olan bu oyuncularla Barcelona’nın 2010′lu yıllara damga vurması işten bile değil. Daha yeni başlıyoruz.

    Bu tür teknik detaylar bir yana, Barça’nın seyir zevkini tavan yapan futbolu yıl boyunca gönülleri mest etti. Barcelona’nın kupayı kazanmasına üzülenler yalnızca, tüm futbolseverlere oranladığımızda sayıları oldukça az olan, finali hakkıyla kaybeden Manchester United camiası ve başta Abramovich olmak üzere Chelsea’lilerdir herhalde. Hatta Chelsea’nin üzülmesi için daha somut nedenler var- zira onlar tüm yıl boyunca bu uzay takımını iki maçta birden kilitlemeyi başarabilen tek takımdı. Geriye kalan futbolu nedensiz seven insanların tümü Çarşamba gecesi Barcelona’yı destekliyordu. Messi’nin sihirli yeteneklerine bir tek kafa golü eklemediği kalmıştı. Onu da gördük, rahatladık. Dünyanın en iyi ismi kimmiş bakalım? “Artis” Ronaldo’ya sormak lazım.

    Barcelona yapılamayanı yaptı ve iyice sıkıcı olmaya yüz tutmuş egemen futbol anlayışına baş kaldırdı. Bir boşluğu doldurdu. Yaramaz çocuklar gibi parmağını bir deliğe soktu ve onu büyüttükçe büyüttü. Öyle ki, bu yaramaz çocuğa çare bulunamadı. O kumaş delindi. Zafer çocuğundu.

  3. Kerim Cengiz
    18:00 içinde 29 Mayıs 2009 | #3

    2005 yılında İstanbul’da oynanan Şampiyonlar Ligi finali hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. Müthiş bir futbol gösterisi olmuştu. Yerimizden kalk’a'madan izlediğimiz o finalin eşi benzeri bir daha olur mu bilinmez.. O yılı takip eden finallerde de gördük ki, futboldaki “önce yemeyelim” anlayışı finallere gölgesini hep düşürdü. Tıpkı 2004′te Yunanistan’ın Avrupa, 2006′da İtalya’nın Dünya Kupası’nı alması gibi… Savunma öncelikli futbol anlayışlarıyla dünyaya nam salan İtalyanlar ve yine aynı özelliklerle Avrupa Şampiyonu olan Yunanlara bir başka Akdeniz ülkesi olan İspanyollar ‘dur!’ dedi. 2008 Avrupa Şampiyonası’nda namağlup şampiyon olan İspanyollar, Xavi ve Iniesta’lı orta sahalarıyla futbolun ne kadar basit ve eğlenceli bir oyun olduğunu ortaya koydular.

    Bu yıl ise önce Lucescu’nun Shaktar’ı, sonra da Guardiola’nın Barcelona’sı güzel futbolun zaferini kazandılar. Brezilyalı oyuncularıyla estetik bir futbol ortaya koyan Shaktar hak ettiği bir kupa kazandı. Bir Ukrayna takımı için son derece ilginç bir durum..

    Ve Barcelona.. Dar rotasyona rağmen kasırga gibi estikleri sezonu üç kupayla kapatarak tarihe adlarını yazdırdılar. Schuster’in koltuğunu kaybetmesine sebep olan sözünü hatırlayalım: “Nou Camp’ta kazanmak imkansız.” Real Madrid’in teknik heyetini, futbolcusunu, yönetimini çaresiz bırakan bir Barcelona izledik bu sezon. Geçen yaz Avrupa şampiyonluğunu İspanya’ya getiren takımın orta sahasına sahip olması Barcelona’nın en büyük avantajıydı belki. Ama Daniel Alves gibi disiplinsiz bir futbolcunun kusursuz bir takım oyuncusuna dönüştüğü bir takımdan bahsediyoruz. Bu takımı seyrederken ‘sağa dön, sola yık, boşa kaç’ gibi futbol terimlerini pek dile getirmiyoruz. Bizim takımları seyrederken yolduğumuz saçlarımız daha da gürleşiyor sanki…

    2006 Şampiyonlar Ligi Finali ile akabinde dünya kupasında yaşadığı büyük düşüşle beklentileri karşılayamaz hâle gelen ve yedek kulübesinin yıldızı olan Ronaldinho’nun gönderilmesi, hücum organizasyonlarının takımın bütün parçalarına dağıtılması Barcelona’nın bu başarısını özetle açıklayan sözler.. Ancak bu başarı bu kadar kolay açıklanabilir mi?

    Barcelona’yı oynatmamak için sahaya çıkan Chelsea’den sonra, orta alanı boş bırakıp önce Barcelona’yı izleyen sonra da oyuna Berbatov’u alarak Barcelona’nın en güçlü bölgesinde fazla oyalanmadan direk rakip kalenin önüne gitmeyi planlayan Sir Alex Ferguson da Barcelona’yı durduramadı. Finalden sonra açıklama yapan Ferguson bize Schuster’i hatırlattı: “İyi oynayan taraf Barcelona’ydı. Onları yenmek çok zor.” Neyse ki Ferguson’un kredisi, her ne kadar ilk defa bir finali kaybetse de, dünyada başka bir hocada yok…

    Son olarak Başkan Laporta’ya sesleniyorum: Sayın Başkan, yapmanız gereken tek bir şey kaldı. Şampiyonlar Ligi’nden elde ettiğiniz gelirle kaliteli rotasyon oyuncuları alarak bizim gibi bilgisayar oyunu severlere bir iyilik yapmak…

  4. Alper Başaran
    21:52 içinde 29 Mayıs 2009 | #4

    Doğru yapılanma + Doğru sistem = Barcelona

    Futbol bir sanat ise bu adamların hepsi birer sanatçı.
    Messi’si, Eto’osu, Henry’si, Xabi’si…
    Ama gerçek sanatçı.
    Öyle 1 oktavlık sesleriyle müzik sanatçısıyım diye geçinenler gibi değil.
    Futbol gibi durağan bir sporu böylesine seyre değer hale getiren,
    Milyonlarca izleyiciyi 90 dakika ekrana kilitleyebilen…

    Sakin olun.
    Gördükleriniz ne bir hayal, ne de bir rüya!
    Sadece iyi doktor, sağlam teşhis ve basit bir reçete.

    Doğru yapılanma ile atıldı ilk tohumlar.
    ‘Ronaldinho eksenli takım’ modelinden vazgeçildi.
    İlla ki bir 10 numara olacaksa Tanrı, Messi’yi yarattı değil mi?
    Egosunu kontrol edebilen, topu paylaşabilen, takım oyununa daha adapte…
    Yanındakileri yönetecek ama fazla sivrilmeyecek gerçek bir orkestra şefi.
    Doğru 10 numara tanımının en canlı örneği.

    Peki ya yanındakiler?
    Çoğu Barca alt yapısından yetişen oyuncular. Öyle ki; antrenörleri bile…

    Kaleci Valdez.

    Defans İspanyol ekolüyle Brezilya-Fransa alaşımı.
    Alves, Abidal ve Pique-Puyol.
    Topu oyuna sokan, orta sahaya yardımcı, duran toplarda fırsatçı…

    Orta sahada oyunun iki yönünü de müthiş oynayan, hem hazırlayıcı hem gole dönük oyuncular.
    Ölümüne pas yapıp rakibi sinirden çatlatan adamlar.
    Xabi ve Iniesta…
    Önlerinde akıllara zarar bir saha içi lideri.
    Maestro Lionel Messi…
    Ronaldinho’ya lider nasıl olunur dersi veren,
    Aslında şah olup kendini piyon gibi gösteren

    Forvette ise hareketli, takipçi ve oyunu kovalayan bir ikili.
    Eto’o ve Henry.
    Bizimkiler gibi oldukları yerde top bekleyen forvetlerin tam aksi.

    İsim bazında birer marka olmalarına rağmen bireysel yetenekleriyle değil, kolektif oluşumlarıyla değerlerini katlayan ve ManU’ı deviren ilk 11’in 7’sini alt yapıdan çıkaran bu kurgu altyapının önemini kavrayamayan kulüplerimize kapak olmakla birlikte dünya futbol tarihinin eksenini değiştirecek milat niteliğinde bir oluşum.
    Ve bu oluşumu tamamlayan akılcı sistem de tohumların filizlenme sürecinin başlama evresi…

    Savunmadan çıkarken bile pas yapan, sürekli araya ve dikine oynamayı emreden bir sistem. Futbolun sadece fiziksel testten ibaret olmadığını bas bas bağıran bir olgu.
    Yeteneklerin akılla buluşumu.
    Ve oyunun şov kısmını da bizden esirgemeyen bu topluluğun futbolu estetikle harmanlayıp taraftara sunumu.

    Sistemin en kilit tarafı herkese takımın bir parçası olmayı kabul ettirmesi. Savunmadan pasla çıkıyorlar. Sürekli dikine oynuyorlar. Topu ayaklarında tutarak rakibin fiziksel direncini kırıyorlar. Defans ve ileri uç elemanları orta sahayla sürekli etkileşim içerisinde. Oyuncuların çok yönlülüğü sayesinde yardımlaşma had safhada. Alves’i kanattan bindirip Henry’e servis yaparken veya Etoo’yu top çıkarmak için savunmaya yardıma gelirken görmek mümkün.

    Bu sezon 100 gol barajını aşmalarına rağmen işin savunma tarafında da iddialılar. Yan toplardaki zafiyetleri eleştiri konusu olsa da La Liga gibi gol potansiyeli yüksek bir ligde maç başına yedikleri gol ortalaması 1’in altında.

    Rakip fileleri gole boğup kalesini gole kapatan bu adamlar oyunun görsel kısmını da ihmal etmiyor. Topu ayağına alan şovunu yapıyor. Ama o bile belirli bir disiplin içerisinde. Cristiano Ronaldo’nun Arsenal maçında yaptığı gibi korner bayrağının dibine girip boş pozisyonda rakiple dalga geçer gibi değil.

    Ya yönetimin cesareti? 38 yaşındaki Guardiola’yı takımın başına getirmek radikal bir karar. Ama ‘başarı için risk almak gerek’ tabirini doğrular nitelikte bir netice var ortada. İlk senesinde 3 kupa. Fazla söze ne hacet…

    Barca’dan bu senelik bu kadar.

    Şimdi hasat zamanı. Önce kral kupası, sonra lig şampiyonluğu
    Ve sonrasında kupa 1 zaferi.
    Ektiklerini biçiyorlar. Anlaşılan bu verimli topraklar daha çok meyve verecek.

  5. Ali Ercan
    18:31 içinde 30 Mayıs 2009 | #5

    Şampiyonlar Ligi’nin son dört finalinde Barcelona ve Manchester United yer almış olması ve İngiltere ile İspanya gibi Avrupa’nın en popüler iki liginin lig şampiyonun final oynaması finali oldukça anlamlı bir hale getirdi.

    Bunun yanında en son 1998-1999 finalinde o sene liglerini şampiyon bitiren Manchester United – Bayern Münih’ten sonra Şampiyonlar Ligi finali tam 10 yıl sonra liglerini şampiyon bitiren Manchester United – Barcelona Finali’ne ev sahipliği yapıyordu.

    Bu açıdan Manchester United’ı bu kupanın tartışmasız favorisi ilan etmek mümkün olabilir.

    Şampiyonlar Ligi adı altında oynanmaya başladığı 1992-1993 sezonundan itibaren geçen 16 yılda final oynağan 32 takıma bakıldığında ise 9 İtalya, 8 İspanya, 7 İngilte, 3 Almanya, 2 Fransız, 2 Hollanda, 1 Portekiz takımı finallerde yer aldı. En ilginci ise kupanın ilk altı yılında final oynamayan İngiliz takımlarının son 5 yılda finallere ambargo koymasıydı.

    Bunun yanında fantastik bir yıl yaşatan ve hep Cruyf’un Barcelona’sı efsanesini dinleyerek büyüyen 1980 sonrası jenerasyon için Guardialo’nın Barcelonası adım adım finale gelmesini izlemek de bu yılki finali kitlesel olarak izlemeyi gerektiren bir final haline getirdi.

    İki takımın sahip oldukları Ronaldo ve Messi gibi iki büyüleyici lider ve yeni jenerasyon futbolunu temsil eden hızlı koşan, teknik ve gol becerisi yüksek üst düzey oyuncuyu karşılaştırmak için de bir fırsat olacaktı.

    Bu yüksek reyting ve beklenti Taksim’de maçın izlendiği birçok restaurant, cafe ve bardaki Manchester ve Barcelona formalı grupların maçı izlemesi açısından da ilgi çekiciydi. Bu düzeyde bir beklenti bir hafta önce oynanan ve yer yer boşlukların olduğu UEFA Finali’nde dahi olmamıştı. UEFA Finali’nde yükselen Fenerbahçe ve Dağbaşını Duman almış şarkılarının yanında kapalı mekanlarda yükselen Oley Ola Barcelona ve Man. United tezahüratları bu derbinin nasıl ilgi çektiğinin ve ne düzeyde bir küresel derbi haline geldiğinin göstergesiydi.

    Ronaldo dışında sıkıcı bir futbol oynayan Manchester United’a karşı alt yapıdan gelen gençlerle bir efsane yaratan ve keyifli futbol oynayan Barcelona maça tutuk başlasa da özel bir çalımla Eto’o Manchester’ın gelişen ataklarına son verdi ve maçı da hem moral hem skor olarak Barcelona lehine çevirdi.

    Xavi, Iniesta, Messi, Yaya Toure, Puyol, Eto’o karşısında tek Ronaldo yetemedi. Özellikle Puyol’un Sergio Ramos formatında oynadığı maçta Manchester’ın sağ kanadı güçlü bindirmelere direnemedi ve Xavi’nin ortasına çocuk gelişim bozukluğu yaşamış olan Messi jimnastik bir hareketle vücudu havada topa vurmaya uygun biçime dönüştürerek maçın skorunu belirledi romantik bir sonuç doğurdu.

    Romantik Rapor:
    - Guardiola ilk teknik direktörlük yılında takımını efsaneye dönüştü.
    - Altyapının zaferi ile plansız bir plan ile Barcelona bir fenomen oldu.
    - UNICEF Reklamı için üste para ödeyen ve çocuk haklarını yayan bir kulüp duruş olarak çocuk gelişim masraflarını dahi üstlendiği bir yeteneği dünya starı haline getirdi.
    - Ronaldo’nun şaaşa ve Beckham yolunda ilerlediği futbolikonluğu kaybetti.
    - Zidane ile hatırladığımız mütevazi yetkinlik artık Messi’de vücut buldu ve iyiler ve vakurlar kazanmaya devam etti.
    - Dünyanının dört bir yanında Barçaa ve Man.United tezahüratları yankılandı.
    - İspanya Ulusal Takım ile yaptığı çıkışı Kulüpler düzeyine de taşıdı.

  6. Engin Duzu
    19:17 içinde 31 Mayıs 2009 | #6

    MESSI mi RONALDO mu?
    Final maçı öncesi birçok futbolseverin kafasında bu soru vardı ve final maçının bu soruya cevap oluşturabilecek bir referans olması bekleniyordu. Manchester United geçtiğimiz sezon Premier League ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu olunca, FIFA da geleneği bozmayarak bu takımın adayını “en iyi futbolcu” seçti. Ama benim de aralarında bulunduğum birçok futbolsevere Messi çok daha kaliteli bir oyuncu. Barcelona hem La Liga’yı hem de Şampiyonlar Ligi’ni zirvede bitirdi. Başarıya endeksli ödüllendirme yapan FIFA otoriteleri de artık Messi’ye hakkını teslim edeceklerdir. Zira dünyanın en iyi oyuncusu hiç tartışmasız Messi. Hatta kişisel görüşüm odur ki, Cristiano Ronaldo dünyanın en iyi on futbolcusundan biri değil. Iniesta ve Xavi de Ronaldo’dan daha iyi oyuncular. Şişkin egosu, antipatik tavırları ve saha içindeki bencilliğiyle Ronaldo, takımı için değil de kameralar için oynuyormuş gibi geliyor. Oysa Messi, saha içinde ve dışındaki davranışları, mütevazılığı ve takımına olan katkısıyla bulunduğu yeri ne kadar da hakettiğini gösteriyor.
    Barcelona takımının bu başarısı elbette ki tesadüfi değil. Dünyada bir “ekolü” olan birkaç takımdan biri Barcelona. Hatta kendi ekolünü en iyi koruyan ve sahaya en iyi yansıtan takım. Yerden ve ayağa kısa paslarla oynanan, takım içinde maksimum yardımlaşmayı gerektiren ve rakibi top peşinde koşturarak yoran bu futbolu dünyada oynayabilen tek takım Barcelona. Çünkü sahadaki oyunculardan biri bu sisteme ayak uyduramasa bu etkileyici oyun ortaya çıkmaz. Oyuncular sistemi öyle benimsemiş ki, herkes görevini çok iyi biliyor ve layıkıyla yerine getiriyor. Manchester United – Barcelona karşılaşmasında iki takım arasındaki en bariz fark, bir Barcelonalı oyuncunun topu kontrol ettikten sonra bir-iki saniye içinde müsait durumdaki takım arkadaşını bulup topu ona aktarabilirken, Manchester Unitedlı oyuncuların bu kadar rahat top yapamamalarıydı. Özellikle Wayne Rooney maç boyunca bunun sıkıntısını yaşadı. Sağ kanatta kazandığı her topta kafasını kaldırdığında etrafında bordo-lacivert formalı adamlar gördü. Ya topu kaptırdı ya da savunmasına pas atmak zorunda kaldı. Çünkü Manchester United takımında orta sahada demarke olarak pas alan ve takımı ileriye doğru iten tek adam olan Paul Scholes yedek kulübesinde oturuyordu. Buna karşın Türkiye’ye gelse ancak Bankasya Birinci Lig’de forma şansı bulabileceğine inandığım J.S.Park ilk onbirde sahadaydı. Ortasahanın bütün yükü Michael Carrick’in omuzlarındaydı. O da görevini layıkıyle yerine getirdi ama yeterli olmadı. Oysa Scholes – Carrick ikilisi, Beşiktaş’taki Cisse – Ernst benzeri bir kurguyla oynayabilir ve Barcelona’nın işini zorlaştırabilirdi. Ama Sir Alex hücum gücünü arttırmak adına ortasaha güvenliğinden ödün verdi. Yoğun pres altında bile pas yapabilen Barcelona, yumuşak United ortasahası arasında rahatça paslaştı. Iniesta, Busquets ve Xavi sürekli geriden pas alarak takımlarını hücuma taşıdılar ve Manchester bu duruma bir çare bulamadı. Barcelona ortasahası hem defansif hem ofansif yönü kuvvetli oyunculardan kurulu iken, United ortasahası sadece ofansa yönelikti. Hele maçın son dakikalarında kadrosundaki tüm forvetleri sahaya süren Sir Alex Ferguson büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
    Barcelona ekolü demişken bir konuya değinmek lazım. Vaktinde Rivaldo gibi bir oyuncuyu uyumsuz davranışları nedeniyle gönderdiler. Yine zamanında dünyanın en iyi oyuncusu olan Ronaldinho’yu sorunlu davranışları ve formsuzluğu nedeniyle gönderdiler. Formunun zirvesindeki Figo’yu en yakın rakipleri Real Madrid’e verdiler. Kimse de “eyvah yıldızlar gitti” demedi. Çünkü Barcelona takımının oyunculardan daha önemli olduğunu biliyorlardı. Hiçbir oyuncuya bağımlı olmayan, yeri geldiğinde her futbolcudan vazgeçebileceğini gösteren Barcelona, işte tam da bu yüzden “büyük kulüp” sıfatını fazlasıyla hakediyor. Yabancı futbolcuları gereğinden fazla şımartan ve disiplinsiz davranışlarına ses çıkaramayan Türk kulüplerinin örnek alması gereken çok şey var Barcelona’da. Her bir futbolcu formanın değerini biliyor ve terini akıtıyor. Olması gerektiği gibi..

  7. İlkem Tekin
    22:15 içinde 31 Mayıs 2009 | #7

    2004 Avrupa Şampiyonası…Tarihin en rezil futbolu oynanıyor , futbolun icat edildiği kıtada.Neredeyse bütün takımlar 4-2-3-1 adlı , çift ön liberolu , üç sağlam orta sahalı , bir adet uzun boylu veya fırsatçı , az çok topla sırtı kaleye dönük oynamasını bilen bir forvetle oynuyor.Futbol berbat , oyun orta sahada sıkışıyor , maçlar bir iki pozisyonla bitiyor ve yakaladığı bu fırsatı çok iyi değerlendiren(ki Hıncal Uluç bir kaç yıldır tekrarlıyor , Avrupa futbolundaki düşüşü , bizim de iyi bir yönetimle krizi fırsata çevirmemiz gerektiğini) Yunanistan basketboldan sonra futbolda da “Avrupa Şampiyonu” ünvanını alıyor.Yunanistan dışında futboldan memnun olan yok denecek kadar az…

    9 kişi defans , futbolcudan ziyade rugby oyuncusu fizikli sporcular…Halen revaçta aslında bu taktik , futbolun güzel oynandığı yıllar geride mi kaldı ne? Derken bir Barcelona fırtınası vuruyor bizi , Rijkaard’ın oyuncuları Ronaldinho , Eto’o , Larsson , Giuly , Xavi ve genç Iniesta bir kaç yıla damga vuruyor hatta Arsenal’in yine bir finalde üzülmesine sebep oluyor.Ancak tabi her çıkışın bir inişi var , Barça da inişe geçiyor iki sezonluğuna.Bu arada neler mi oluyor? Chelsea , biraz Liverpool biraz Manchester Utd , rugby oyuncularıyla kupalar kazanıyor , Real Madrid , Inter gibi kulüpler yarışın gerisinde kalıyor , fizik gücü futbolda tarihinin en üst düzeyinde önem kazanıyor.Maçlar iyice zevksizleşiyor , sıkıcı , orta saha mücadelelerine dönüşüyor.Hatta düşünüyoruz bu oyunda Alex , Diego , Hagi , Messi , Sergen gibi oyuncuların yeri var mı diye , öyle ya koşmayan oynamamış sayılıyor , artık güzel bir çalım vakit kaybı olarak görülüyor , kayarak çalınan top veya rakibi 40 metre kovalama “alkış”ı hakediyor.Hatta hepimiz artık işin salt yetenek değil , fizik gücüyle olduğunu iyice düşünmeye başlıyoruz , biraz çelimsiz olan oyuncuyu hor görüyoruz.

    Derken Barcelona Xavi , Inıesta , Henry , Messi , Eto’o'lu bir kadro kuruyor , şaşırıyoruz.Başına bizim “stajyer” damgası vuracağımız Pep Guardiola getiriliyor , afallıyoruz.Sezonun ilk maçlarına da kötü başlayınca “biz dedik” diyoruz.Anlayamıyoruz meğer fırtına öncesi o ölüm sessizliğini.Messi kıpırdanıyor , bağırmaya başlıyor “en iyi benim” diye , Eto’o gollerini sıralamaya başlıyor , Henry yılların getirdiği olgunluk ve klasının gerektirdiğini yapmaya başlıyor , Inıesta bize ne kadar kıvrak olunabileceğini gösteriyor topla dans ederken , Xavi ise sakin tavrı ve öldürücü pas trafiğini başlatmasıyla bizi ekran başında kendimizden geçirmeye başlıyor.Peki bu takım bunları yaparken orta sahada hiç mi defansif birileri yok ? Olmaz mı , sadece Yaya Toure.O ne yapıyor , kazandığı topları hemen oyuna sürüyor.Defans zaten görevini layığıyla yerine geitiriyor , kale ise iç güveysinden hallice.Acaba Victor Valdes yerine bir Buffon nasıl olurdu?Yazık olurdu diğer takımlara…Ve işte bu sihirbazlık gösterisi vari oyun bize unutmaya başladığımız değerleri hatırlatıyor : yaratıcılık , oyun zekası ve tabi ki salt yetenek …Diego gibi , Messi gibi futbolcular futbol piyasasına hakettikleri ilgiyi yeniden görmek üzere geri dönüyorlar , Essien gibi oyuncular ise takımlarda en fazla bir tane bulunması gereken adamlar olduklarını hatırlatıyor milyarlara…Ve coşkuyla , zekayla , kıvraklıkla oynanan oyun , fizik gücüyle rakipleri yıkmaya ve kalesini koruyup “denk gelirse atarız”cı zihniyetle yönetilen takımlara kök söktürüyor…Yaşasın güzel futbol , yaşasın Barcelona!!!

  8. Güven Aran
    09:04 içinde 01 Haziran 2009 | #8

    Barcelona bugün dünyanın en popüler spor kulübü hiç kuşkusuz, Cruyff’dan beri artan bir ivmeyle. “General” Rinus Michels’in herkesin herkesin yerini alabildiği total futbol felsefesinin günümüz futbolunda bir çok güçlü, dominant takımda görebildiğimiz izlerini Barca’da tamamen evrimleşmiş bir versiyonuyla gözlemliyoruz bugün, ne kadar zevkli bir gözlem olduğunu söylemek yersiz belki de.

    Peki Barcelona çoğumuzun bilgisayar oyunlarında (tercihen Pro Evolution Soccer – PS3) zor oynayabildiği bu oyunu gerçek hayatta nasıl oynuyor? Top, nasıl oluyor da çoğunun ayağına yapışıyor ve bu kadar yüksek pas isabetini nasıl sağlıyorlar??? Orta saha futbolunun tüm dünyaya egemen olduğu 2000li yıllarda Barcelona belki de dünyanın en iyi iki orta saha oyuncusuna sahip; Xavi ve Iniesta. Bu oyuncular olağanüstü yüksek bir doğal yeteneğin her alanda geliştirilmiş fiziksel yetiler, özdisiplin, mental üstünlükler vs vs ile donatılmış versiyonları. İkisi birbirinin işini yapabiliyor ve birbirinden farklı bir kaç özellikleri de var. Bugün Barcelona’yı sadece bir takım durdurabildi, o da Chelsea ve onlar da bunu kendi alanlarına kapanıp kalabalık bir orta sahayla rakibe hiç bir alan bırakmayarak yapabildiler. Tabii yapabildiler derken bunu oyun anlamında söylüyorum, zira hatırlarsınız maç boyunca pek şut şansı bulamamasına rağmen Andres Iniesta bulduğu tek şansta topa muhteşem bir soğukkanlılık ve özgüvenle vurabileceği en iyi şekilde vurarak turu Katalanlara getirmişti. Stamford Bridge’deki oyunun öyle oynanmasının tek sebebi de Essien’in uzaktan attığı muhteşem “erken gol”dü. Manchester United bence-Chelsea’ye oranla- daha saygı duyulacak bir şekilde Barcelona’yla futbol oynayarak mücadele etmeye kalkıştı, amaçları da erken bir gol bularak Katalanları kilitlemekti. Ronaldo’nun maç başında attığı 3-5 şutun hiçbirinin kaleyi bulmaması Barca’nın şansı oldu. Etoo’nun 10uncu dakika civarındaki golüyle-ki Van Der Sar’dan o şutu kurtarması beklenir- oyunun kontrolünü bir kez aldıktan sonra rakibi bunalıma sokan pas trafiğine başladılar ve topu bir daha hiç vermediler. Dünyanın en iyi futbolcusu tartışmalarında Ronaldo’nun Messi’ye üstünlükleri sıralandığında şut özelliğinin hemen yanında söylenen hava topları önermesini de Messi- yine Xavi’nin müthiş ortasıyla- mükemmel bir kafa vuruşuyla çürüttüğünde her şey çoktan bitmişti.

    Buna sadece futbolsal bir romantizm de denebilir tabii, sahaya bakınca görülen bu, futbolun güzellikleriyle dolu bir oyun, mütevazi, rakibe ve seyirciye saygılı, insan gibi insan futbolcular. Daha derinlemesine inceleyip Barcelona tarihine baktığımızda ise hikayenin özü Victor Hugo’nun Jean Valjean’ına taş çıkartacak bir sefaletten, faşist baskılardan, karakter ve taraftar sevgisiyle çıkıp uzay takımı denen bir noktaya gelebilmek.

    Burada belki yazıya son vermek gerekir ama şunu söylemeden de edemeyeceğim -Xavi ve Iniesta konusu açıldığından beri- bizim futbolumuzda çok yetenekli oyuncuların futbollarını geliştiremediği, kendilerine bakmadıkları, potansiyellerinin yarısına bile ulaşamadıkları hep söylenir, eskiden beri Sergen Yalçın ve Yusuf Şimşek örnekleri verilir. Barcelona’nın kulüp kültürüne, futbola bakış açısına, sahip olduğu felsefeye ve bizim kulüplerimize baktığımızda bunun sadece Sergen’in, Yusuf’un değil, hepimizin hatası olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

  9. Barış Gerçeker
    11:53 içinde 01 Haziran 2009 | #9

    Barcelona’nın oynadığı acımasız futbolun adının romantizmle anılması bana tuhaf geliyor ne yalan söyleyeyim. Oliver Stone filmleri perde arkalarını vurucu anlatır ve insanı etkiler, ters bakış açısı verir ve vurucudur ama bir Sam Peckinpah, bir Quentin Tarantino filmi kadar da sert değildir ya, onun gibi. Barcelona’nın sırf oynadığı futbolun zevk veriyor olmasından dolayı romantizmle anılması bence doğru değil. Daha sert betimlemeler bulmak lazım.

    Herkesin güzel futbol özlediği günler yaşıyoruz. Nostalji zaten her yerde, giyimde bile moda hala retro. Futbol da bundan nasibini alıyor. Nike’ın Brezilya milli takımından hareketle başlattığı Joga Bonito (güzel futbol) akımının nefesi çok sürmedi. Avrupa Şampiyonası çok güzel bir futbol izletmedi. Şampiyonlar Ligi’nde nefes aldıran maçlar olduysa da kısıtlı. Keza Premiership de öyle.

    Barcelona’nın inşaa ettiği futbol düzeni farklı. Herkesçe altı çizilen altyapı yatırımı ön planda. Yakın tarihinde Hollanda ekolüne sık sık göz kırpan bir kulübün altyapı denince ilk akla gelen ülke olan Hollanda’ya benzer bir yapıyı kendi bünyesinde inşaa etmiş olması da şaşırtıcı değil tabi ki. Ajax, PSV, hatta AZ Alkmaar, Twente, Heerenveen gibi örnekler herkesçe malum. Bu kulüplerin amaçları, Ajax hariç, pek Barcelona gibi zirveye oynamak olmamıştır dünya futbolunda. Ama şayet Barcelona’ysanız, öyle bir hedefiniz varsa ve yapılanmanızda da iyi emsalleri örnek almışsanız başarı zaman içerisinde kaçınılmaz olabiliyor.

    Yine bir altyapı cenneti olan, profesyonel ve amatör kulüp sayısıyla inanılmaz bir havuza sahip İngilizler’in de zirvede Barcelona’yı kovalaması şaşırtıcı değil. Yani romantizmi filan bir kenara bırakıp nasıl ve neden sorularını sorup rasyonalizme, pragmatizme kaymak lazım illa bir -izm’den bahsedilecekse. Onlar nasıl yapıyorlar, biz neden yapamıyoruz.

    Önüne geleni domine ederek, Manchester’a top göstermeyerek, Chelsea’yi geriden gelip eleyerek, Real’e evinde 6 tane atarak gerçekten güzel futbol izletiyor Barcelona. Kimi sıradan gözüken oyuncularıyla bunu yaparken yıldızlarını da parlatıyor. Evet, özlediğimiz, “keşke her takım böyle oynasa” dediğimiz futbolu izletiyor ama bunu romantik bir futbol olarak adlandırmak bence olayı fazla yumuşatıyor. Duygusuz birinin profilini çizmek istemem kendi nezdimde ama, adamlar yırtıcı, adamlar dominant, adamlar acımasız. Romantizm bunun neresinde?

  10. Uğur Türker
    13:15 içinde 01 Haziran 2009 | #10

    Hani ufakken maç için adam seçilirdi:Bir sen al bir ben…Aynı şeyi Guardiola ve Ferguson yapsa ve bende ferguson olsam diye geçiriyorum içimden. O bastı benim ayağıma ve başladı : Messi.Ben ronaldoyu aldı falan filan.Sonra ikimizde final maçına çıkan onbirleri setik ve maç başladı. Ben daha dakika 25 olmadan Guardiolanın yanına gider ve “siz çok güçlü oldunuz messi 2 kişi eder.sen bana sergio28 yu ver de takımlar dengelensin” derim. Gerçektende maçtan sonra Fergusonda söyledikleriyle benim düşündüklerim uyuştu çünkü Barcelona Manu ya tabiri caizse İki gömlek büyük geldi. Bunda fergsonun katkısıda yok değil hani.Maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen bütün ilk yarı boyunca Scholes dedi ama o oyuna tevezi aldı ve herşeyi iniesta,xavi ve messi ye teslim etti.Onlarda golü muhtemelen ona.
    Sadece final içi değil bu sözler barcelonanın sahaya kazanmak için her maç için aynı.Ama bu futbol bu sene Guardiola tarafından icat edilmiş değil.Daha 2000 lerin başında Antic yönetimindeki Barcelona Şampiyonlar Liginin en yüksek topla oynama ve pas yüzdesine sahipti.Fakat son paslardaki yetenek eksikliği onların bugun oynanan futboluna izin vermemişti.Daha sonra Ronaldinho ve Etoo ve Deco transferi onların en büyük eskikliğini kapattı ve 2006 da en iyi oldular. Yaşlanan yıldızların yerlerine kendi sistemlerinden yetişen prenslerini de yerleştirdikten sonra tarihin en başarılı takımı olmamamları için hiç bir neden kalmadı önlerinde.21 yaşında messi,24 yaşında İniesta,29unda Xabi,18inde Krkic onların daha nice seneler finallerde yarı finallerde göreceğimizin habercisi.Dahası pique gibi sanki yıllardır Barcelona hamuruyla büyümüş izlenimi veren bir transferi sadece 6,5 milyon sterline yapmaları onların ne kadar akılcı bir politika izlediklerini gösteriyor.Seneye bir sol bek ki avrupa piyasasında A.Cole adı geçiyor birde Henrynin yanına ona ikinci yarılarda yardım edecek biraz daha kanat oyuncusu tipinde bir genç oyuncu almaları halinde belki tarihin en iyi kadrosu kurulmuş olacak ve biz bunu 50 sene sonra torunlarımıza efsane olarak anlatabilceğiz ne mutlu bize.
    En hoşuma giden tarafları ise yaptıkları herşeyi çok kkolaymış gibi göstermeleri.Rakip kaleye hiç bir extra olmadan gidebiliyorlar;tek,yerden ve isabetli pas.Ligimizdeki takımlarda bunu görmek değil bahsetmek bile hayalin çok ötesinde.İşte onlar bizim ufkumuzunda ötesinde oynuyorlar.
    Düşünüyorumda onları durdurmanın tek yolu onlara önde basmakmış gibi geliyor.Bazı takımlar bazı maçların bazı zamanlarında başarır gibi oldular.Bakarmısınız başarma yüzdesine bazı küp çarpı gibi olmak.2000 yılındaki Galatasaray ne yapar diyorum karşısında? Meşhur Mallorca maçının ilk anını hatırladığımda onun karşısında da efsane olabilirler mi?
    Beş sene sonra galiba bu yazıyı en az 3 kere daha yazmış olacağımı düşünerek…
    Bravo onlara, darısı bizim başımıza…
    Uğur Türker

Yazı Sayfaları
  1. Henüz geri dönüş yok.
Bu konuya yazı göndermek için giriş yapmanız gerekmektedir.