Ana Sayfa > Mert Aydın > Mert Aydın: Kabahat Chelsea’de

Mert Aydın: Kabahat Chelsea’de

07 Mayıs 2009

“Chelsea ile Barcelona arasında oynanan Şampiyonlar Ligi yarı final ikinci maçında kan, ter ve gözyaşı vardı. Hakem Ovrebo verdiği acayip kararlarla herkesi çıldırttı. Kaybeden Chelsea olduğu için onlar verilmeyen penaltıları gündeme getiriyor. Kaybeden Barça olsaydı bu kez Abidal’in atılması ve Chelsea’li bazı futbolcuların kırmızı kart görmemesi konuşulacaktı. Ama bence maçın ana fikri hakemden öte şudur: Chelsea 10 kişi kalmış ve çaresizlikten orta sahayı rakibe teslim etmiş bir takıma 2. golü atamayarak ve geriye çekilerek Barça’ya turu kurtarma şansı verdi.”

Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.

Mert Aydın

  1. Serhan Çelebi
    13:39 içinde 07 Mayıs 2009 | #1

    HAK EDEN Mİ KAZANDI?

    Messi’yi dünya sahnesine çıkaran, Ronaldinho’nun “pis burun” golüyle biz futbolseverleri kantinde çığlık attıracak kadar heyecanladıran 2006 yılındaki muhteşem seriden sonra, yeni Barça-Chelsea eşleşmesinin de benzer bir heyecan dalgası yaratacağını umuyordum. Tam olarak beklediğim gibi olmadı. Fakat tümüyle sönük geçtiğini söylemek doğru değil. 180 dakikaya eşit dağılması umut edilen coşku, ikinci maçın uzatmalardaki son üç dakikasına sığdırılmış gibiydi.

    Umutların tükendiği, 10 kişi kalmış Barcelona’ya karşı Chelsea’nin ceza sahası içerisinden başlatarak kurduğu sath-ı müdafaanın aşılamaz göründüğü uzatma dakikalarında, Iniesta’nın kaleyi tutan tek şutu gol oluverdi. Gol sevinciyle saha kenarından depara kalkan Guardiola’yı sevinç sarhoşluğundan uyandıran öğrencisi Sylvinho oldu. Guardiola’yı kolundan yakalayıp, zaman kazanmak ve Abidal’in boşluğunu kapatmak adına kendisini oyuna alması için ısrar eden Sylvinho’nun kulübüne adanmışlığını ve profesyonelliğini izlemek ayrıcalıklı bir deneyimdi. Oyuncu değişikliklerinden sonra dâhi Chelsea, gol atma fırsatlarını yakalamayı başardı. Petr Cech’in ileriye çıktığı son korner atışında, seken topa vuran Ballack’ın topu, ceza sahasının içinde Toure’nin eliyle buluştu. Öfkeyle hakeme koşan Ballack’ın, Ovrebo’yu ayağının altına almamak için kendini güçlükle kontrol edişini izledik. Haksız da sayılmazdı.

    Dikkat: Tüm bu anlatılanlar üç dakika içerisinde yaşandı. O yüzden karşılaşmaya damga vuran bu son üç dakika, iki maçta da bünyelerde sıkıntıdan mütevellit baş ağrılarını gideren bir adrenalin hapı işlevi gördü. Peki dün akşam geriye kalan 90 dakikada neler oldu? Gerek ilk maçta olsun, gerekse dün akşam olsun Chelsea, savunmada kalarak tur vizesini almaya çalıştı. Nitekim turu geçemese de, Barcelona’nın rüzgarını kesmekte başarılı oldu. La Liga’da rakip ağlara ortalama olarak her maç 3′ün üzerinde gol atmayı başaran Barcelona, Chelsea’ye iki maçta yalnızca 1 tane atabildi. İkili mücadelelerin hemen hemen hepsinden galip çıkan Chelsea’li oyuncular (androidler), daha dört gün önce Real’i aşağılayan altın çocuklara her seferinde yeri öptürmeyi başardı. Öyle ki, Lampard ile, Ballack ile, Essien ile omuz omuza topa girme gafletinde bulunan Barcelonalılar kağıt gibi ezildiler. Bu minvalde başlayan ve süregiden maçın başında tipik bir Chelsea (şans değil alınteri; ama sinir bozucu hakikaten) golü ile öne geçen Maviler, safları daha da sıklaştırdı. 10. dakikadan itibaren İspanyolların çaresiz çırpınışlarını izledik. Öyle ki, sonlara doğru Guardiola’nın Guus Hiddink’e sarıldığı sahne çaresizliğin ve verilen iddialı demeçlerden ötürü bir utanmanın fotoğrafıydı. Bir gece önce Manchester United’ın yaptığı gibi Chelsea, kontra ataklarla farkı artırabilir; “muhteşem” Barcelona’yı çok feci üzebilirdi. Ama maçın kırılma anı, belki de Abidal’in gördüğü kırmızı karttı. Rakibin bu eksikliği, 66. dakikaya kadar müthiş bir konsantrasyon ile oynayan Chelsea’ye bir rehavet vermiş olabilir mi? Kesinlikle. Özellikle Drogba ile yakaladıkları fırsatları gole çeviremediler ve bu rehaveti çok ağır bir bedel ile ödediler.

    Norveçli hakem Ovrebo’nun katkısı da yadsınamaz doğrusu. Muhtelif pozisyonlarda voleybol oynayan Barcelonalıları (Pique maçtan sonra itiraf etmiş) tek bir penaltı ile bile cezalandırmaması gerçekten hayret verici. Belki de gönlü kaymıştır.

    Peki turu kim hak etti? Sevgili Ercan Taner ve birçok futbolsevere göre tüm sezondaki performansa bakıldığında turu Barcelona’nın geçmesi gerektiğinde bir fikir birliği var. Lâkin (her ne kadar oldum olası hazzetmesem de) Chelsea’nin hakkının yenmesi hoşuma gitmiyor. Rakiplerine her hafta iki ters, bir düz yapan Barcelona’yı iki maçta da durduran; onları Joga Bonito yapmaktan alıkoymakla kalmayıp, özellikle ikili mücadelerde ve hava toplarında üzerlerinden çiğneyerek geçen Chelsea’nin gösterdiği (can sıkıcı da olsa etkili) performansla bu turu hak ettiğini düşünüyorum. Tabî, köşe bayraklarına gidip zaman geçirmek yerine, gol atmaya çalışmanın çoğu zaman daha iyi bir seçenek olduğunu artık öğrenmişlerdir.

    Chelsea için Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak bir ütopyaya, bir fetişe dönüşmeye başladı. Her sene tekrarlanan hüsranlarla kupa onlardan git gide daha çok uzaklaşıyor.

  2. Ercan Denk
    16:17 içinde 07 Mayıs 2009 | #2

    Öncelikli olarak Chelsea’nin oyun disiplinine olan bağlılığını, yüksek konsantrasyonla yaptığı gömülü alan savunmasındaki başarısını vurgulamak ve bu yönleri ile onları kutlamak gerekir. Fizik-kondisyon üstünlüklerini rakibe kabul ettirerek ve rakibinin üstün olduğu yönlere sonsuz saygı duyarak 180 dakikayı neredeyse pozisyon vermeden tamamladılar. Üstüne, özellikle bu maçta, farkı arttırma fırsatlarını da yakaladılar. Ancak kendilerini “1 gol atalım, asla yemeyelim” diye programlamaları 2.golü atma konusunda konsantre eksikliği yaşamalarına ve en nihayetinde maçı koparamamalarına neden oldu.

    Çoklarınca “başka bir dünyanın futbolu” olarak kabul ve lanse edilen Barça oyunu, her iki maçta da kendini kabul ettirme sıkıntısı yaşadı. Yine de en iyi bildikleri ayağa pas oyunundan hiç taviz vermediler. Futbolun tüm güzelliklerini barındırdığından şüphe duymadığımız takım, Petr Cech’in, en rahat maçlarından birini oynamasına engel olamadı. Ayrıca 10 kişi kalması ve Chelsea’nın kaçırdığı fırsatlar sonucu dağılmanın eşiğinden döndü.Hakemin çalmadığı penaltıları da eklersek, Katalanlar için, “verilmiş sadakaları varmış” bile diyebiliriz.

    Ayaktopuna gönül vermiş milyonların gözünde Barcelona’nın ayrı bir yeri olduğu muhakkak. Seyir zevki sonsuz bir takımın, nasıl durdurulacağına, nasıl işlevsiz bırakılacağına şahit olduk. Katalanlar adını finale yazdırsa da tahribata uğradı. Şimdi karşılarına oyunun iki yönünü de başarıyla oynayabilen başka bir İngiliz çıkacak. Milyonların gönlünde taht kurmakla beraber, fizik-kondisyonu yüksek takımlar karşısında bocaladıklarını biliyorlar. Şimdi hem fizik hem beceri yönünden çok çok iyi bir takımla oynayacaklar. Ayrıca bu maçta çok kötü olsa da, sistemlerinin önemli bir parçası olan, Dani Alves ile sol kanat savunucuları Abidal final maçında oynayamayacak. İngilizlere karşı psikolojik zayıflıklarını da bertaraf etmeleri çok zor görünüyor.

    Chelsea gelip gelip son düzlükte kaybetme gibi bir alışkanlık edindi. Liverpool maçlarındaki kadar olmasa da, hoyrat olabilseler; 2.gol için milyonları ikna edici bir performans gösterseler final biletini alabilirlerdi. Hakeme serzenişlerinde çok haklı olmalarına rağmen, “alın top sizin olsun, nasılsa sizi kaleye yaklaştırmıyoruz, yan paslarınıza da ses çıkarmayız” anlayışından kurtulamamaları ve hatta ‘küstah’lıkları onların sonunu hazırladı.

    Ayaktopu severler Barça kazandığı için mutludur. Gerçek; Katalanlar’ın, iki maçta da, Mavileri yenemediği ve hatta kaleyi bulan ve gol olan bir topla, 180 dakikayı tamamladığıdır. Ne bol pasa dayalı, seyir zevki yüksek futbolun kazandığının ispatıdır bu maç; ne de fizik-kondisyona dayalı, gömülü alan savunmasının iflas ettiği maçtır. Keşke pasa dayalı total futbolun, fiziğe dayalı futbolu yerlere serdiğini görseydik ve dünya futbolunun yeni yönünün bu olacağından emin olsaydık.

    Maçın sonlarına doğru Guardiola’nın Hiddink’in yanına gelip, kolunu omzuna koyduğunda, ona neler söylediğini çok merak ediyorum doğrusu. “Çocukların oynama hevesini yerle yeksan eden bir oyun anlayışına sahip bir takımın olduğu için mutlu’musun” demiş olabilir mi? Ne demiş olursa olsun, o anda öyle bir sohbeti düşünmesi ve golden sonraki coşkusunu görmek de güzeldi.

  3. Engin Duzu
    22:24 içinde 07 Mayıs 2009 | #3

    Tek kelimeyle dramatikti. Çarşamba akşamı oynanan müsabaka, ben de dahil birçok futbolsever için Guus Hiddink’in dünyanın en iyi teknik direktörü olduğunun teyidi niteliğindeydi. Artık mecazi olarak değil, ciddi ciddi bu adamın elinde bir sihirli değnek olduğunu düşünüyor insan. Xavi, Iniesta, Messi gibi pas yüzdesi çok yüksek oyuncuları ortasahada pasifize eden bir taktik kurgu ile oynadı Chelsea her iki maçta da. Ve gerçekten pozisyon vermeden elendiler.
    Aslında UEFA’nın hakem atamasından başlamak daha doğru olacak sanırım. Herbert Fandel, Massimo Busacca gibi top-class hakemler dururken, yönettiği her maçta tartışmalı kararlara imza atan Tom Henning Ovrebo’nun bu maça atanması çok tartışılacak bir seçim. Bir art niyet olduğunu iddia etmek doğru olmasa da, UEFA bu atama ile sınıfta kalmıştır. Hem Chelsea hem de Barcelona taraftarı saç baş yoldu müsabaka boyunca.
    Barcelona savunmasında Puyol – Marquez ikilisinin yokluğunu bu maçta fazlasıyla hissetti Barcelona. Pique ve Yaya Toure ikilisi aynı performansı yakalayamadılar ve Chelsea ileri uç elemanlarına gol için fırsatlar tanıdılar. Özellikle skor 1-0 iken sunulan bu ikramları Drogba ve Essien cömertçe harcamasalar Chelsea çok rahat bir şekilde turu geçebilirdi.
    Chelsea’nin oyunu kendi yarı alanında kabul etmesi, ikinci gol için çok da istekli görünmemeleri Barcelona’nın umutlarını arttırdı. Barça forvetlerine göz açtırmayan Chelsea savunmasının bir anlık hatası sonucu Iniesta işi bitiriverdi.
    “Yaşasın, total futbol kazandı, sıkıcı savunma futbolu kaybetti” nidalarına katılmadığımı özellikle belirtmeliyim. “Güzel futbol”dan sadece hücum futbolu anlaşılıyorsa onu bilemem. Ama benim için çok iyi savunma yapan bir takım da çok güzel oynuyor demektir. Sonuçta futbol sadece atak yaparak oynanmıyor. Top rakipteyken de ne yapman gerektiğini çok iyi bilmen gerek. Ve Gökmavililer bunu gerçekten başarı ile gerçekleştirdiler.
    Barcelona takımının göze hoş gelen hücum futboluna ve bir makine gibi işleyen pas düzenine ise hayran olmamak elde değil. İnsan izlerken yoruluyor, sahadaki rakip futbolcular ne yapsın?
    Bu arada Frank Lampard için ayrı bir paragraf açmamak olmaz. “İstikrar” deyince aklıma ilk gelen isim hiç tartışmasız Lampard. İnsan bir maçta da yorgun, isteksiz, formsuz olmaz mı Tanrı aşkına? Yok. Bu adam olmuyor işte.
    Finalin adı çok büyük: Manchester United – Barcelona. Gerçekten gözlerimiz bayram edecek..

  4. Fuat Dikiz
    09:04 içinde 09 Mayıs 2009 | #4

    Öncelikle dikkate alınması gereken bir husus var ki, o da La Liga ile Premier League arasında tempo olarak çok fark var.Barcelona’nın futbol olarak Hollanda’nın yıllarca oynamaya çalışıp finale kadar götürmeye yetmeyen futbola yakın bir oyun tarzıyla oynuyor. Hızlı kanat oyuncularının top sürmesi ve hızlı,topa sahip olmaya dayalı bir sabır oyunu. Bu eğer rakip organize değilse, pas kapasitesi sınırlıysa ve yardımlaşmadan , alan daraltmaktan habersizse etkili olabiliyor.

    Bu aslında bizim Türk Milli Takımı’nın da sıkıntısı. Çılgınlar gibi pres yapmak da aynı şekilde, organize olmayan takımlar üzerinde başarılı şansı çok düşük.

    İngiltere Ligi’nini müthiş temposu ve maçın bitiş düdüğü çalmadan maçın bitmeyeceğinin bilinmesi duygusu, Chelsea-Barcelona maçında birazcık sekteye uğraşmış olabilir. Onca tecrübeli takımın yapmayacağı bir hata ile orta sahayı çok çabuk geçmelerine izin verip, sonuca katlanacakları bir durumla karşılaştılar. Gol çok daha erken gelseydi, Chelsea Barcelona’nın direncini kırmayı bir şekilde başarabilirdi. Ama kırmızı karttan sonra oyundaki denge durağana döndü. Anelka’nın ayakta kalmak istemeyişi olası bazı gollerden bile etmiş olabilir.

    Chelsea Morinho’dan itibaren savunma kimliğini , toplu savunmaya , hücumu da hızlı ve delici ataklarla yapmaya başlamıştı. Bu maçta da topa sahip olmaya çalışan ve bunu da başaran bir Barcelona’ya karşı pozisyon da buldular. Her zamanki gibi oynadılar diyebiliriz. Barcelona Real Madrid’i, tarihi bir skorla yenerek aslında, kendini maç öncesi zora sokmuştu. Bunu kadrolar ortaya çıktığında görmüştük.

    Kırmızı kart ve Norveçli hakemin oyundaki kararlarının Chelsea’nin sinirleri üzerine biraz etkisi olsa da, böyle bir maçı ancak bir İngiliz takımı kaybedebilirdi. Çünkü hangi İngiliz kulübü olursa olsun, duran top oluşturacak pozisyonlardan kaçınır. Ve golün öncesindeki 3-4 dakika orta sahada Chelsea Barcelona’ya çok fazla alan bıraktı. Çünkü lig tecrübeleri onları tehlike bölgesinde olmaya topun nasıl olsa yukarıya kalkacağı içgüdüsüyle doldurmuştu.

    Barcelona , eksik kalmasaydı da bana göre etkili olmasına imkan olmayacak şekilde Chelsea dikkatli ve açık alan bırakmayan bir dirençle rakibini karşılıyordu. Topa sahip olma oranları her zaman aldatıcıdır. Ve Barcelona’nın tek kaleyi bulan şutunun gol olması tüm o istatistiksel sonuçların aldatıcılığının bir göstergesidir.

    Chelsea kim ne derse desin ilginç bir takım, çok becerikli ayaklarıyla savunma yapmayı bir şekilde becerebilen bir takım. Hücumlarda ise bu sene etkinlikleri tartışılabilir ama yıpratıcılıkları tartışılmaz isimlerle var olmaya çalışıyorlar. Anelka’yı Türkiye macerasında açık alanda yaratabileceği tehlikelere rağmen, vuruş becerisinin sınırlı oluşu Hiddink de biliyor olmalı. Son derece sprinter ama bir o kadar da kolay düşen ve vazgeçen.

    Chelsea yine de turu kaybettiği için üzgün olmamalı. Yıllardır son dörtte yer alıyorlar. Ve bu seferlik birazcık da hakemin etkisiyle istediklerini alamamış gözükebilirler. Ama Barcelona hayranlarını, hatta çılgınlık derecesinde sevenlere şunu gösterdi :

    “Futbol öyle bir oyun ki, Dünya’nın en iyi takımı olarak da gösterilseniz, koşacak alanınız kalmazsa o becerikli ayaklar yapmaya alışık olmadıkları şeylere yapmaya başlarlar ve sinirlenirler. Bu bir takımı, bölmek ve ufak parçalara ayırmak için en basit yoldur. Kırmızı karttan sonraki dönüşler ise her zaman tehlikedir; çünkü takımı bir araya getiren bir unsur olur.”

    Büyük maçlarla ilgili benim dikkatimi çeken bir diğer konu da , oyunculara gösterilen hoşgörü. Alves gibi sürekli konuşan ve hakemle didişen bir oyuncunun Türkiye ligindeki GSli Sabri’den bir farkı yoktu. Futbol becerileri ve oynadıkları takımların yer aldığı organizasyonlar karşılaştırılamaz olsa da hakemlerin gösterdiği hoşgörünün sınırı ne olmalı diye bence tartışılmalı.

    Messi karşılaşma boyunca birkaç pozisyonda kendini yere bıraktığında, hakemin bunlara faul çalmaması kendisini şaşırtmıştır. İspanyol ligi maalesef böyle bir lig. Öte taraftan kendi liglerindeki fiziksel oyunun bir parçası olarak Chelsea çoğu mücadelede Barcelona’ya üstünlük kurdu diyebiliriz. Topa sahip olmak için yaratılmış bir takım olmadığı kesin. Ama patlayıcı gücü ve ileriye gitmek için gücünü toplayabilmek üzere programı kurup beklemesiyle meşhur bir takım.

    Lampard bu takımda önemli bir oyuncu. Ve golde belki olması gereken yerden golü yedikleri için çok bitkin ve üzgün gözüktü. Messi’nin kendi sağ kanatlarında olması biraz şaşırtsa da , Iniesta’ya o vuruş imkanını vermeleri , eksik bir takım karşısında yapılmaması gereken birşeydi.

    Futbol böyle bir oyun. Barcelona bu maçta sadece hücumla futbol oynanmadığını, Chelsea de , hakem bazı yönlerden etkilese de etkilemese de, ileride etkili olmanın gerekliliğini görme şansı yakaladılar. Guardiola genç bir teknik adam. Abidal’ın atılması ile birlikte çaresizleri oynadığını seyredenler görmüştür. Maçtan sonra da turu hakkettik deme cüretini göstermesi bence onun için hoş olmadı.

    Böyle hakem kararları ile her hangi bir İspanyol takımı turu kaybetseydi; ortalık karışırdı.
    Bazen adil oyun adına birilerinden sanırım çok şey bekliyoruz. Bu hep futbolcular oluyor. Kendini yere bırakmaması, ya da topsuz alanda rakibini yıldırmak, sinirlendirmek için sportmenlik dışı hareketler yapmasın, ya da kim bilir elle gol attığında çıkıp söylesin. Bu tarz oyuncular bir tek İngiltere’den çıkar. Çünkü orada kazanmak herşey değildir ve insanın kendine ve bulunduğu ortama saygısı herşeyin üstündedir.

    Maçtan sonra hakeme ve kendi oyuncuların çok ağır eleştiriler getirdiler. Ve geçen seneki Manchester-Chelsea finalinde Drogba’nın televizyon yayınında söylediği küfürlü ifadelerle , Norveçli hakeme saldırışını yan yana değerlendirler. Kim mi ? İngiliz basını.

    Oradaki bakış aslında futbola ve onun eleştirisine olan bakış arasındaki farkı bize gösteriyor. Akdeniz kıyısı Avrupa ülkeleri, Özellikle İspanyol, İtalyan, Yunanistan ve Türkiye sporun içinde kendilerine haksız gelen şeyleri abartmaya bayılıyorlar. İngiltere belki bu yönde hakları yenilse de bunun dile getirildiği bir ülke.

    Bir Portekizli Jose Morinho, İngiltere’de iken Alex Ferguson başta olmak üzere oranın kültürü ve anlayışı ile demeç yarışına girmişti. İngiltere’de sahada olan sahada kalır ve maçın bitiş düdüğüyle birlikte herşey biter.

    Chelsea iki maçta da berabere kalarak, tura veda etti. Haksızlığa uğradı belki. Ama sonucunda söylenenler, Drogba’nın hareketleri , İngiltere’deki anlayış tarafından asla kabul edilmez. Ve ne kadar özür de dilese bunu tekrarladığı için değerini düşürmüştür.

    İlgisi yok ancak, Samuel Etoo için de benzer bir yorum getirmek istiyorum. Özellikle Real Madrid’te istenmediği ve sonrasındaki performansını da ileri sürerek, beni beğenmediler , bakın şimdi nasıl oynuyorum tarzında söylenmeye başlamıştı. Afrikalı bazı oyuncular, eğitimleri nedir , var mıdır bilmiyorum, ama verilen kararları tavırları ile değiştirmeye, biraz ilkel yollardan telafi etmeye çalışıyorlar.

    Irkçılık dünyanın savaştığı birşey. Ama futboldaki asıl tehlike eğitimsiz ve milyonlarla ifade edilen rakamlarla oynayıp, sahada istediklerini yapma hakkını bulan bu oyuncular, futbol endüstrisinin sömürdüğü, ama asla birer marka olamayacak, saygınlıklarını her girdikleri yere götürebilecek mütevazi insanlar olamayacaklar.

    Hiddink’in maçtan sonra Manchester – Chelsea finali oynanmasına izin vermediler demeci de bu şekilde bir örnektir. Hiddink küçük takımlara büyük başarılar kazandırmış olsa da büyük takım hocası olamayacağını göstermiştir. 10 kişi kalan rakibe o süre içinde bir üstünlük sağlayamıyorsan ve iyi yaptığın savunmayı bile kontrolü kaybederek turu veriyorsan, burada birşeylerin arkasına sığınmanın gereği yok diye düşünüyorum.

    Güzel olan, Porto karşısında zorlanan, Manchester , Arsenal karşısında neredeyse hiç terlemedi. Arsenal de Barcelona gibi topa sahip olarak oynamaya çalışan bir takım olmasına rağmen. Barcelona da Lyon ve Bayern serilerinden sonra Chelsea karşısında inanılmaz zorlandı. Futbolun eğlencesi gol gibi gözüküyor. Ama 3-4 pasla kaleciyle karşılaşılıyorsa ve araya atılan her top da tehlike yaratıyorsa buna izin veren takımların da organize olmadığını, hele ki bu takımlar Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorlarsa, liglerini ne kadar ciddiye alabileceğimizi tartışabiliriz (Almanya, Portekiz, Fransa ligleri).

    Pozitif futbol kim ne derse desin, sadece pasa dayalı değil, yüksek tempoyla oynamaya , hem savunmada hem hücumda bunu uygulamaya çalışmak bence. Barcelona bu işin beceri yönünü kendi liginde, düşük tempoda götürebilir. Ama kaç takım İngiltere’deki düzeyde zorlayabilir geçen haftaki Real maçında da gördük. Artık ispanyol liginin bu ruhsuzluğu üzerine Barcelona’nın oyunun o kadar da abartılası olmadığı düşünülmeli.

    Final tek maç ve İspanyollar tempoyu kaldırabilecek mi göreceğiz.

  5. Erbatur Erdivan
    03:03 içinde 10 Mayıs 2009 | #5

    Görünen o ki bu yıl Barcelona o kadar farklılık yaratan bir futbol oynamaya başladı ki öncelikle hepimiz onu bir kahraman haline getirdik. Hepimiz için “şampiyon”, “rüya takımı”, “ütopik futbol” türü kelimeleri Barcelona’ya yakıştırdık. Ama daha sonra Chelsea maçıyla birlikte ortaya çıktı ki hepimiz (nedendir bilinmez?!) artık Barcelona’nın pas yapmasına ( futbolun gereklerini yerine getirmesine) engel olacak bir takım arayışına girdik.
    Yani biz anlaşılan “yine yıkıcı popülismin” kurbanıyız.
    Tüm bunlar bir yana bence “Hadi başkası çıksın.” “Yensinler artık barcelona’yı” fantazileri kurmak için bence çok erken… 10 kişi kaldıklarında bile pas yaparak ileriye giden, futbol tarzından taviz vermeyen, ısrarla hangi takımla oynuyorsa oynasın kendi futbolunu oynayan kaç tane takım biliyorsunuz? Ya da gördünüz diye sormalıyım. Evet kontra-atak pozisyonları verdiler. Ama gole ihtiyacı olan bir takımın turu geçmesi için aldığı risklerin sonucu olan bir durumla açıklanmalıdır. Herkeste hakemin kötü yönetiminden bahsetmektedir. İlk maçtaki hakemin yönetimi Barcelona lehine vermediği kritik kararlar yok mudur? Henry’nin ceza sahası içerisinde göstere göstere penaltı yapılmasına duyarsız kalınması neyin nesidir?
    Milyon dolarlardan kurulu bir takım düşünün… Kendi sahasında 10 kişi geride kalarak rakibini bekleyen. Maçın hemen başında tesadüfi ve bir o kadar enteresan bir gol atarak öne geçen bir takım düşünün. Başında da Dünya’da başarıları tartışılmayan bir antrenör olduğunu kabul etmeliyiz. Ama karşısında Barcelona olunca tüm bu sayılanlar teferruata giriyor anlaşılan… Messi etkili olamadı demek midir önemli olan yoksa, üç kişiyle birlikte durdurulmaya çalışılması mıdır konu edilmesi gereken… Ya da son saniyelerde verdiği pas mıdır konuşulması gereken…

    Final gecesi için karışık duygular içerisindeyim… Bir yanda en beğendiğim oyuncu… Cristiano Ronaldo… Diğer tarafta hayranı olduğum takım Barcelona… Hangisinin kazanacağını hep birlikte görücez ama benim dileğim… Futbolun basit oynamakla mükemmelleştiğini herkese gösteren Barcelona…

  6. Emrah Aktaş
    13:24 içinde 13 Mayıs 2009 | #6

    Kendi İpini Çekmek

    “Neden futbol, dünya çapında bu kadar sevilen ve takip edilen bir spor dalı ?” diye bir soru sorsam; futbolcusundan yorumcusuna, sosyologundan felsefecisine, holiganından hiç ilgilenmeyenine kadar hemen her kesimden herkesin farklı bir cevabı olur herhalde. Benim cevabım ise, futbolun her anının bir sürprize gebe olabilmesidir. Bu bazen hoş sonuçlara sebep olsa da bazen de çok can yakar. Chelsea-Barcelona maçının son dakikalarında gelen o harika gol de, bazıları için finali hak eden Chelsea adına bir şanssızlık, diğerleri içinse futbolu ile herkesin finalde görmek istediği Barcelona için bir şanstı. Her ne kadar maçta “Hakemin Elini” görmemezlikten gelemesek de, bu sonuca sebep olan aslında Chelsea’nin ta kendisidir.

    Kendisi gibi açık futbol oynayanlar karşısında Barça’nın durdurulamadığı, artık teori olmaktan çıkıp kanun haline geldi diyebiliriz. Bunu son Madrid maçında da gördük zaten. Ama yarı finalin ilk ayağındaki maç bize gösterdi ki, Barçanın Chelsea karşısında bırakın gol atmayı, pozisyona dahi girmesi hiç de kolay değil. O maçta Chelsea’nin kendi yarı alanını hiç terk etmemesini deplasmanda oynamasına bağlayıp geçiştirdik. Ne de olsa istediği skoru elde etmişti “Maviler”. Ama eminim ki herkesin aklında ikinci maçta Barçanın gol bulabilmesi halinde neler olacağı sorusu vardı.

    Londra’daki rövanş maçında Chelsea öyle bir zamanda öyle bir gol buldu ki, maçın kaderi aslında o anda değişti. Essien’in unutulmaya yüz tutmasına izin vermeden bir yenisini attığı o inanılmaz gollerden sonuncusu, Chelsea’nin daha maçın başlarında iyice kendi yarı sahasına çekilmesine sebep oldu. O dakikadan sonra da zaten akıllarda kalan tek pozisyon Drogba’nın adeta turu Barça’ya hediye ettiği pozisyondu. Ancak benim bir türlü anlayamadığım, hadi kırmızı karta kadar ileri çıkmayan Chelsea’nin en azından 10 kişilik Barça karşısında yine kontraya dahi çıkmamasıydı. O Chelsea ki, gerek Liverpool gerekse de son Arsenal maçlarında, kontralarda ne kadar tehlikeli ve bir o kadar da golcü olduğunu herkese gösterdi. Sonuçta üst düzey bir savunma ve kademe anlayışı ile son dakikalara kadar Barçaya pozisyon vermesiniz bile, Barça’nın büyük bir takım olduğunu ve uzaktan şutlara önlem alamayacağınızı unutmayacaksınız. Nitekim o Barça da kaleyi bulan tek şutla turu aldı. İşin acı tarafı, Chelsea golden sonra dahi kalan kısacık süreye bir pozisyon sığdırabildi. Ama artık atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

    Şimdi bir tarafta oynadığı üst düzey futbolla turu hak eden Chelsea’nin durumuna üzülenler, bir tarafta Barçanın final oynamasını total futbolun (Chelsea maçlarına rağmen) bir zaferi olarak görerek sevinenler, diğer bir tarafta da yine bir İngiliz finali yerine herkesin beklediği finalin gerçekleşmesi için UEFA’nın elini maça uzattığını iddia eden komplo teoricileri olacaktır. Ama bunların hepsini bir kenara bırakın. Çünkü olan bana göre asıl Chelsea’nin geleceğine oldu. İstediği kadar büyük bir takım olsun; artık Chelsea için Şampiyonlar Ligi kupası bir fobi haline geldi. Geçen sene bir ucundan tuttuğu, bu sene emin adımlarla ilerlediği kupayı, kendi elleri ile itiverdi. Chelsea taraftarı için, “Terry’nin ayağı”, “hakemin eli” derken, kupa artık sadece “Mavi Rüyalarda” olacak bu gidişle…

  7. cemsoylu1905
    19:53 içinde 14 Mayıs 2009 | #7

    Büyük Usta Guus Hiddink

    Öncelikle Barcelona’yı değerlendirerek başlamak istiyorum. Barcelona, bu sezon eski kaptanı Josep Guardiola’ya yaşının genç olmasına ve tecrübesiz bir teknik direktör olmasına rağmen takımı gözü kapalı teslim etti. Guardiola, bütün tepkileri göze alarak bir riske girdi ve bir sene önce kaçan şampiyonlukta takım içinde dengeleri bozduklarını düşündüğü Deco ve Ronaldinho gibi iki yıldızla yollarını ayırdı; Sevilla’da parlayan Seydou Keita ve Dani Alves, Arsenal’den Aliaksandr Hleb, kendi altyapısından yetişen ama daha sonra gittiği Manchester United’dan geri alınan Gerard Pique ve Villareal’den Martin Caceres transfer edildi. Alınanların verilenlere göre çok daha zayıf görülmelerine rağmen Guardiola’nın kumarı tuttu; Dani Alves ve Pique takıma oturdu, Messi Ronaldinho’nun gölgesindeyken bir anda bütün ipleri eline aldı, Henry kötü geçirdiği geçen sezonun ardından bu sezon partnerlerine uyum sağladı ve Barcelona olağanüstü bir futbol oynamaya başladı. Sezon başından beri gol ve puan rekorlarını kovalayan, ezeli rakibi Real Madrid’in 18 maçta 17 galibiyet ve 1 beraberlik aldığı müthiş seriye rağmen liderliğini koruyan ve bu formdaki takımı kendi sahasında 6-2 gibi tarihi bir hezimete uğratan Katalanların bu seneki futboluyla bu sene dünyanın en iyi takımı olduğuna kimsenin şüphesi yok. İnanılmaz bir performans, Xavi ve Iniesta’nın maestroluğunu üstlendiği kısa paslara dayalı kusursuz bir kısa pas futbolu, takım ruhu ve La Liga ile Şampiyonlar Ligi’nde toplam 86 gol atan bir Messi – Eto’o – Henry üçlüsü başarının temellerini atan etkenler oldu.

    Böylesine inanılmaz bir futbol oynayan Barcelona, 2007/08 sezonunda yarı finalde elendiği Manchester United eşleşmesindeki Nou Camp’da 0-0 biten karşılaşmadan beri evinde her maç gol attı, taa ki karşısına “Büyük Usta” çıkana kadar. Bu “Büyük Usta” tabii ki Guus Hiddink. Futbolda tabii ki güzel futbol oynamak önemli, fakat bana ve çoğu akıllı hocaya göre başarı daha önemli. Hollandalı teknik adamın yaklaşık 10 senedir başarısızlığı bulunmuyor; Güney Kore ile dünya 4.lüğü, PSV Eindhoven ile 4 senede 3 şampiyonluk, 2 Hollanda kupası ve Şampiyonlar Ligi yarı finali, Avustralya’yla yıllar sonra gelen Dünya Kupası finalleri ve oynanan 2. tur ve son olarak Rusya ile Euro 2008′de gelen yarı final başarısı. Guus Hiddink’in yanısıra başarıya dayalı futbolu oynatan bir diğer hoca Mircea Lucescu’nun Galatasaray’a önce Devler Ligi’nde çeyrek finale çıkartmasını, Fleurquin, Perez, Victoria gibi oyuncularla Liverpool, Roma ve Barcelona gibi takımlarla kafa kafaya oynatmasını ve bu takımlara 2 maçta son dakikalarda ve son maçta ofsayttan gelen gollerle elenmesini, Beşiktaş’ı uzun yıllardır hasret olduğu şampiyonluğa ilk senesinde ulaştırmasını herhalde herkes hatırlıyordur. Aynı şekilde Mourinho’yu da bu stile yakın görüyorum, o da Porto’yla Şampiyonlar Ligi ve UEFA zaferleri yaşadı ve adeta bütün kupaları temizledi. Peki Guus Hiddink ne mi yaptı? Rakibini inanılmaz analiz etti. Bu sezon Barcelona’ya karşı açık oynayıp puan alan bir takım gördünüz mü? Hele Nou Camp’da? Hepsi fark yiyip döndüler; Bayern Münih, Real Madrid, Atletico Madrid gibi takımlar da buna dahil. Hiddink bunu gördü ve doğru bir iş yaparak kapalı oynadı, aynı Fransa, İtalya ve Romanya’yla adeta dalga geçip bir anda Euro 2008′in bir numaralı favorisi haline gelen Hollanda’yı Rusya’yla yıktığı maçtaki gibi. Nou Camp’dan 0-0 gibi bir skorla dönebilmek büyük başarı, özellikle bu sezon. Bunun arkasındaki etken kapalı oynamaktı, fakat asıl başarıyı getiren bu kapalı savunmanın içindeki küçük detaylardı. Hiddink, Bosingwa’ya belli ki haftaiçi Messi’nin kasetlerini ezberletmişti ki bir riski göze alıp Kongu Cumhuriyeti asıllı Portekizliyi sağ bekten sol beke aldı ve Messi gibi bir yıldız bütün maç yokları oynadı. Orta saha kalabalık tutuldu ve Barcelona’nın müthiş kısa pas trafiği kısmen etkisini kaybetti. Drogba’yla kontratak şansı yakalandı ve öylesine net bir pozisyondu ki Maviler bu pozisyonla maçı alıp gidebilirdi. Barcelona 2. devre anlık konsantrasyon kayıplarından 3 tane net pozisyona girdi fakat bu kez Cech sahneye çıktı. Dolayısıyla doğru bir taktik ve oyun içi doğru detaylarla Chelsea bu zor deplasmanı atlattı.

    Sıra gelmişti Stamford Bridge’deki rövanşa. Barcelona hayranları 6-2′lik El Clasico galibiyetinin ardından hemen “Bu tur kesin Barcelona’nın, Chelsea evinde açılır ve Barça farka koşar” gibi fikirlere kapılırken benim gibi bir kısım insan da Hiddink’e güveniyor ve içten içten Barça’yı destekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacaklarını düşünüyordu. Nitekim tahminimde çok da yanıldığımı söyleyemem, ne kadar Hiddink’in Chelsea’ye yakalatacağını düşündüğüm Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna bir şanssızlık eseri ulaşamadığına üzülsem de. Hiddink Barcelona’nın deplasman dinlemeyip açık bulduğu zaman rahat kazandığını zaten biliyordu fakat haftasonu oynanan El Clasico bunu adeta bir kez daha kanıtladı. Hiddink defansif prensiplerinden Stamford Bridge’de de vazgeçmedi ve şansının da yardımıyla golü erken buldu. Messi bu kez Ashley Cole ile karşı karşıyaydı ve yine mükemmel marke edildi. Ben yanılmadığımı ve Chelsea’nin finale çıkacağını düşünürken olanlar oldu. Chelsea Barcelona’ya pozisyon vermemeyi bırakın uzaktan şut bile çektirmezken rakip kalede de çok net pozisyonlar buldu. Drogba cömertçe iki mutlak gol pozisyonundan yararlanamadı, Anelka’da bir pozisyonla ona katıldı. Barcelona’nın haklı 10 kişi kalışından sonra daha da pozisyona giren fakat maçın başından beri dünyayı kaçıran Chelsea, bu tutumuna devam ediyordu. Drogba ve Anelka’nın düştüğü pozisyonlarda devam kararının doğru olduğunu düşünüyorum, fakat Anelka’nın kontrolüne Pique’nin tokadı yüzde yüz penaltıydı. Bu şanssızlıkların en büyüğü ise geri dönüşü olmayan bir dakikada, 90+3′de geldi. Ashley Cole muhteşem oynadığı maçta topu ıskalamasaydı belki hakem maçın son düdüğünü çalacaktı fakat top Messi’nin ayağına düştü, o da en doğru yere verdi ve top Iniesta’nın ayağına mükemmel oturdu. İşte futbol böyle bir oyun; her an her şey olabiliyor, tıpkı yıllar önce Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı Samuel Johnson’un Emre’nin kafasına çarpıp giren golüyle yendiği maçtaki gibi bu maçta da Barcelona’nın kaleyi bulan tek şutu onlara Roma bileti kazandırdı. Bana kalırsa Hiddink’in rakibin 10 kişi kalmasından sonra savunmasını bozmaması doğru bir hamleydi, nitekim söylenenlerin aksine pozisyona da girdiler ancak son paslarda başarısızdılar ve bu süreç içerisinde net bir penaltıları da çalınmadı. Top resmen Barcelona’yı sevdi. Ben Hiddink’in, muhtemelen tarihinin en mükemmel sezonunu geçiren Barcelona’yla ve genç Guardiola’yla bu sezon başa çıkan tek teknik adam olduğunu ve elenmesinin “futbolun cilvesi” olduğunu düşünüyorum. Bana göre elenmesine rağmen taktiksel bir zafer kazandı ve tam bir “Büyük Usta” olduğunu bir kez daha gösterdi.

  1. Henüz geri dönüş yok.
Bu konuya yazı göndermek için giriş yapmanız gerekmektedir.