Hıncal Uluç: Galatasaray’ın oyun lideri yok
28 Nisan 2009
“Lincoln’ün her maç nasıl bir palavra olduğu ortaya çıkıyor. Galatasaray’ın orta sahada oyun kurucu bir lidere ihtiyacı var. Arda’ya güvenemezsin, o kanat adamı”
Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.
KRİSTAL VAZO
Bütün bir sezon birada olmayı bir türlü başaramamış bir takımda, yakalanmak istenen hedeflere ulaşmanın çok gerçekçi olmadığı açıktı. Sakatlıklar,sezon başında yola çıkılan teknik direktöre yeteri kadar özgürlük tanınmaması,maç sonuçlarına yönelik yapılan değişiklikler,yönetimin takım üstünde yumuşak üslupla baskı kurmaya çalışması,bazı futbolcuları kristal vazoya koyup diğerlerini dışarda bırakmaları bu duruma neden olan başlıca faktörlerdi.
Kristal vazoya bakacak olursak karşımıza ilk çıkan isim tartışmasız Cassio Lincoln. Brezilyalı oyuncu bu yıl bir film aktörü gibi çok farklı rollerle karşımıza çıktı. Dünyadaki yetenekli fakat farklı kategorilerde yer alan Brezilyalırdan;ayaklarını iyi kullanan ancak yeterli kondisyona sahip olmadığı zaman marşı basmayan bir araba görüntüsü veren, futbol zekası üst seviyede ancak duygusallığı ve keyfi istekleri hep bu zekasının önünde bitiş çizgisini geçen bir grubun üyesi olduğunu her fırsatta bize ispatladı. Peki Galatasaray onu neden transfer etti ya da halen kadroda tutmak için çaba sarfediyor?
Klasik söylem hep bir 10 numaranın takımda olması gerektiği yönünde oluyor Türkiye’de. Genelde de bu 10 numaralı formayı taşıyan oyuncunun takımın lideri de olması isteniyor. Son birkaç senedir forma numaralarında uygulanan esneklik sonrası iyiden iyiye 10 numaranın Avrupa’daki yeri azalmış, rüyaları süsleyen bir forma numarası olmaktan çıkmıştır. 10 numara insanlarda yetenekli ama tembel imajı uyandırıyor artık. Zaten 10 numarayı Brezilyalılar’dan başka tercih eden kimsede pek kalmadı. Liderlik konusuna gelince bu başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Hatta profesyonel destek alınıp,futbolcular bazı testlerden geçirilmeli ve lider futbolcuyu seçme adına bu test sonuçları da kullanılmalıdır. Futbolcular arasında oluşmuş ve tamamen yaşa bağımlı süregelen “ağabeylik” sisteminin liderlik seçimine engel oluşturduğuda açıktır. Gerçek lider er ya da geç ipleri eline kendiliğiden de olsa alır ama bu durumu hızlandırmak için bazı ekstra uygulamalarda yapılabilir.
Her ne kadar Lıncoln tipinde 10 numaralı oyunculara kişisel olarak sıcak bakmasam da takımın liderliğini yapacak oyuncunun eğer orta saha mevkiinde oynayan birisi olması halinde takıma avantaj getireceğine inananlardanım. Kendi düşüncemi destekleyen örneği ise Liverpool kaptanı Steven Gerard olarak verebilirim. Fizik,teknik,kazanma hırsı,liderlik ve daha bir çok özelliği onun için sıralayabilirsiniz.Böyle yıldız bir oyuncuyu bulmak kolay değil derseniz de orası artık Galatasaray yönetimine kalıyor. Franck Ribery bu takımdan gitmiş bir oyuncudur.
Kristal vazodaki diğer bir oyuncuda bana göre Arda Turan’dır. Bu kristal vazo ise görüntü olarak aynı olsa da içerik olarak C.Lincoln ile aynı vazo değil tabiki de. Arda,ayrı bir yetenek,Galatasaray’ın son zamanlardan altyapısından çıkarabildiği en iyi oyuncu olduğu tartışılmaz. Ancak ne yazıkki bu sezon futbolunu ileriye götürebilmesi için ona ne koçluk anlamında ne de futboluyla destek olma anlamında bir futbolcu yoktu etrafında.Takım üzerine yüklenen baskıyı sahada azaltmaya çalışan ve gerektiğinde bu sorumluluğu tekbaşına alan bir görüntü çizdi. Fakat sanki oynadığı mevkiide sıkışmış gibi takımdan ayr0ı bir hava içindeydi.Kanattaki müthiş performansı yine kanatta kaldı. Hıncal Uluç’un belirttiği görüşe bundan dolayı katıldığımı belirtmek isterim.Kanat oyuncusu sahada kendini en iyi saklayabilen,liderlik yapmak istediğinde ise herkese en uzak mesafede olan kişidir.
Galatasaray’ın bu sene hakkında iyi ve kapsamlı bir değerlendirme yapması gerekir. Lider oyuncu olarak belirlediği kişinin öncelikle sahada güvenilir kişi izlenimi vermesi ve takım için oynadığını göstermesi gerekir. Bazen sistem ile kazanırsınız, o zaman büyük lider teknik direktörünüz olur bazen bir futbolcu diğerlerini oynatır o zaman lider o futbolcu olur. Elinizdeki kadronun kalitesi fazla ise bir lider ve birkaç yöneticisi olan bir takım dahi yapabilirsiniz.
Malesef Ülkemizde futbolcularımız gereğinden ve hakettiğinden fazla pohpohlanıyor. Hal böyle olunca vasat futbolcularada yıldız muamelesi yapılması kaçınılmazdır. Galatasarayı konuşmuşken, Galatasaraydan bir örnek vereyim. Ayhan Akman ! O kadar çok şişiriliyor, o kadar çok abartılıyorki aklım hayalim almıyor. Ayhan’ın yaptığı tek şey sağa sola sellektör yakmak, çok güzel sağ-sol manevralarla slalom resitali sunuyor adeta bizlere. Ayhan kayak milli takımı için yıldız olacak bir sporcudur. Ama günümüz futbolunda, çağımız sisteminde Ayhan Akman gibi topu sürekli etrafına dağıtan ileriye götürmeyi düşünmeyen futbolcuların yeri olmaması lazım.
Yani Galatasaray’ın tek sorunu liderinin olmaması değil, giderinin, kaleyi düşünen orta sahasınında olmamasıdır. Lincoln’ün zaten kaleye yürüyecek hali kalmamış. İstese de gidemiyor.
Arda ve Kewell ise yaratıcı, milimetrik arapasları atabilen ortasaha adamları değiller. Daha çok kanatlara gömülü oynuyorlar.
Üstelik Galatasaray’ın 1 değil 3 tane Lidere ihtiyacı var. Lider bir başkana, lider bir antrenöre, lider bir futbolcuya.
Beşiktaşlı olmama rağmen, sezon başında Galatasaray benim şampiyonluktaki en öndeki favorimdi, Fenerbahçe ise ikinci olur diyordum. Beşiktaş da üçüncülükte kalır diye düşünüyordum. Kağıt üzerindeki gerçekler, transfer edilen futbolcuların isimleri ve kariyerlerini göz önünde bulundurunca Galatasaray ve Fenerbahçe şampiyonlukta çekişir tahmini akıllara en yaktın sonuçtu.
Hala Galatasaray bu hale nasıl geldi aklım almış değil. Bir Lincoln, koskoca camiayı bu hallere getirebiliyorsa, orada lider bir başkan, lider bir antrenörede ihtiyaç var demektir !
MİLLİ YANLIŞIMIZ HALİNE GELEN KONU : “SİSTEMSİZLİK”
Sistem denilen şey, bir bütünü oluşturan etkenlerin işleyişlerinin kurallara uygun ve kendi içinde sıralı olmasıdır. Bunu hayatın her alanına ve her konusuna uygulayabilirsiniz. Ele aldığınız veya ilgilendiğiniz herhangi bir şeyde bunu bulabilmelisiniz. Bulamazsanız zaten sorun orada başlar. Sistem, akıl ürünü olduğu için ufak tefek çeşitlilikler gösterse de organizmamız gibi bir yapısı vardır. Etrafımızı kuşatan her şeyin kendi içindeki sistemini değiştirmeye kalkarsanız kısa süreli bir başarı kazanmış gibi olmakla beraber sonuç mutlaka hüsran olacaktır. Sistemin kendine aykırı bir özelliği ona uygulamaya çalışmanızın sonucu hep olumsuz olacaktır. Aşama kaydetmek, öncelikle sistemin kendi içindeki işleyişini anlamak ve ona değiştirici değil geliştirici özellikler katmakla olur. Eğer sistemin kendisi doygunluğa ulaşmışsa zaten sizin katkınıza gerek olmayacağı için o sistemi o şekilde kullanmanız gerekmektedir.
Buraya kadar anlatmak istediğim şey şu; Milli sembolümüz haline getirmeye çalıştığımız ve kısmen de başarı pırıltıları gösterdiğimiz ama sürekliliğini sağlayamadığımız FUTBOL’ umuzun, bizdeki sistemsizliğinin nasıl baş ağrımız haline getirildiğidir.
Dünyaya bakmasak da yakınımızdaki Avrupa’nın uygulamalarına bakarak biraz kopyacılık yapsak istikrar açısından bir yerlere gelebiliriz. Kuzey ülkelerindeki soğukkanlılık bizde olamayacağına göre Akdeniz’ lilik özelliklerimizin en iyi uygulamalarının yapıldığı yerleri örnek alarak ta bir altyapı hazırlayabilmemiz mümkün. Bu altyapının en büyük değişmesi gereken unsuru “şimdiye kadarki alışkanlıklarımızın değiştirilmesidir.” Bu alışkanlıklarımızı, kulüp yönetiminden tutun da taraftarlarımızın davranışları, basınımız, okullarımız ile bu işten geçimini sağlayan en alttaki bireyimize kadar bir sistemin içine yerleştirip, uygulamalarının da sıkı kontrolle denetlenmesi gerekir. Sistemin oturması ve yerleşmesi zaman alacaktır ama ısrarla uygulamaya devam edilmesi durumunda bütün bu unsurların ileride çok çok daha az bir hata payıyla ama belli bir çizginin üstünde kaliteye ulaştığını görürüz. Çıkacak ufak tefek hataların-ki bunlar her zaman uygulamalardaki insan hataları olacaktır-üstesinden sistem içinde gelinebilinir.
Eğer bütün kulüplerimizde kulüp yönetiminin ciddi bir sistemi olsa, bu sistemi başkanlar dahil hiç kimse suistimal etmese, ülke olarak basınımız, taraftarlarımız, sporcularımız ve sporla ilgili diğer kesimlerimiz çok daha mutlu olurlardı. Mutlu olan insanların da verimleri yüksek hataları daha az olurdu.
Bizim kulüplerimize gelince farklı farklı uygulamalar görüyorum. Hepsi de aynı konunun içindeler ama hepsinin de adeta her gelen başkanlarının karakter ve uygulamalarına bağlı değişken yönetim ve sistemleri(!?) var…Tutarlıklık diye bir şey yok. Sahada futbolcularıyla el-ense muhabbet eden başkan çeşidi bizden başka hiçbir ülkede yok. Türkiye’ye zaten gelmek için gereğinden yüksek ücret talep eden yabancı futbolcuların hepsine konukseverlik göstermek güzel ama bizde adeta “yüz-göz” olunuyor. Yerliye başka yabancıya başka uygulamalar yapılıyor. Sabır hepsine standart olarak uygulanmıyor. Affediciliğin sınırları belli değil. Ödül ve ceza konusunda adalet sağlanamıyor. Çünkü bizde hala parası çok olan hem başkan olur hem de yönetimin kurucusu. Herkes de o ne derse onu yapar. Her zaman tek ses çıkar. O ses ne derse doğrudur ve her şeyi bilir(!?) Bilmek zorunda mıdır? Evet bizde öyledir. Çünkü eğer bir sistem olsaydı yönetime geldiği zaman ne yapılacağı belli olur herkes kendi görevini yapardı. Ama bizde ilişkiler laçkalaştığından ya da laçkalaştırıldığından böyle olamıyor. Bir kulübün ak dediğine diğeri kara diyebiliyor. Haset ve çekememezlik üst yönetimlerce dile getirilmese de hareket ve davranışlarla belli ediliyor. Sözde bir centilmenlik ve arkadaşlık gösterisi yapılıyor. Taraftarlar da bu sahte ve yapmacık hareketleri iyi biliyor. Bu nedenle eskiye göre gittikçe karşılıklı olarak düşmansı duygular ağır basıyor. Çok uzakta değil stadlardaki seyirci sayılarının içerde ve dışarıda da olsa yarı yarıya oluşları. Ama bu gün iç sahalara karşı takımın seyircileri alınmıyor.
Sayın Hıncal Uluç ağabeyimin yazdıklarını, benim yazdıklarımın ışığında okuyunca olay daha anlaşılır hale geliyor. Bir filozof bilgeliğine ve bilgisine sahip olduğunu bildiğim Hıncal ağabeyimi de burada bizler, bu tip olumsuzlukların binbir çeşidi konusunda yazı yazmaya zorluyoruz. Tabiî ki bu kadar sistemsizliğin içinde ne oyun kurucu “10” numara bulunur ne de bulunabilen elde tutulur. Takımın kaptanı olabilmek önceleri oyunculuktan başka bir gayreti de gerektiriyordu. Şimdi adı olan veya daha dikkat çeken kimse bu görev ona veriliyor. Memleketimizde yerli oyuncularımızın çoğunluğu oluşturduğu bir yerde yabancı oyuncular kaptan yapılıyor. Sorumluluk yüklenebilmek için illaki en göze çarpan olmak gerekli değil oysa. Her hareketiyle sahada hakemin yarısı kadar kendi takımının yönetimini elinde tutmalı. Karşı takımın kaptanıyla da bir uyum içinde olabilmeli. Sahanın içinde bir liderlik yapabilecek mevkide oynaması gereklidir ayrıca. Bu yer de genellikle her tarafa yakın olunabilecek orta saha oyuncusu olunmasını gerektirir. Bu konuda ne Galatasaray’da ne Beşiktaş’ta ne Fenerbahçe’de böyle bir özen görünmüyor. Herkes işin şov kısmına bakıyor. Takımın içindeki gizli huzursuzlukların da temelleri atılıyor. Aynı takımda da oynasalar bütün oyuncuların kendi piyasaları ayrı ve onlar her şeyden önce birbirlerine rakipler. Bu konunun anafikrine gelirsek sayın Hıncal ağabeyimin her zaman yazdığı ve çarpıcı cümlelerle ifade ettiği şekilde Galatasaray’daki Linkoln benzeri olay diğer takımlarda da geçerli. Bunun da sebebi bana göre gayet açık : MİLLİ SİSTEMSİZLİK…
GÜNEY AMERİKA SENDROMU
Memnun olsak da olmasak da bu ülkedeki futbol endüstrisi ve futbol basını tamamen GS-FB-BJK üçgeni üzerinde dönmekte. Bu endüstrinin arkasındaki en önemli güç ise taraftar. Sonuçta malınızı satacağınız müşteriler olmadığı takdirde, ne ürettiğinizin veya üretmediğinizin hiçbir anlamı yok.
Türkiye futbolunda bu üç büyük takımın baştan sona yaptığı en önemli ve en büyük hata, taraftara anlık mutluluk vermeye çalışmak. Karnı aç olduğu için ağlayan bebeğe yemek yerine emzik vermeye benzeyen bu yöneticilik tarzı kulüplerimizin esas sorunu. Taraftarın haklı olduğu haksız olduğu yer var. Sahada adam gibi futbol oynayan bir takım görmek istiyor. Özellikle Avrupa liglerinin daha yakından takip edilebilmesi ve oradaki takımların izlenmesi bu özlemi giderek daha da arttırıyor. Bu isteklerinde sonuna kadar haklılar. Ancak Avrupa’daki büyük takımların bu günlerine 1 günde veya 1 senede gelmediklerini unutuyorlar. Belki de dünyanın en sabırsız taraftarlarından biri olup çıkıyorlar ve takımın üzerinde bir baskı oluşturuyorlar. Sabırsızlıkla güzel top oynayan başarılı bir takım isteyen bu taraftarın karşısına ise elinde emzik sallayan yöneticilerimiz çıkıyor. İstikrar istikrar diye bağıran yöneticiler, nedense ağızlarından çıkanı uygulamaya dökmekte çok güçlük çekiyorlar veya uzun vadeli planların altına imza atmaya, kongrelerin karşısına çıkıp, biz 10 yıllık bir plan uygulamaya başlayacağız bir Arsenal, bir Milan efsanesi de biz yaratacağız demeye korkuyorlar. Peki bütün bunların sonucu ne? Bir iki kıvrak çalım bir iki ara pası attığında seyirciyi “hoş-beş edecek”, kıyıda köşede kalmış, sorunlu, düzgün bir Avrupa takımında ya hiç oynamamış veya hiç bir zaman tutunamamış Güney Amerikalı “Sambacıları (!)” 10 numara diye getirip taraftarın ağzını tıkıyorlar. Örnek mi? Yaşayan örnekler Lincoln, Delgado, Alex… Bunların hangisi Avrupa’da takımlarını istikrarlı bir şekilde başarıya ulaştırabildi, hangisi 3 – 4 maç arka arkaya gerçekten parmak ısırtan tribünleri ayağa kaldıran futbollar oynayabildi, Türkiye’deki istatistiklerin ne önemi var, doğru düzgün futbol oynanmıyor ki başarı veya başarısızlık değerlendirilsin. Geçmişten gelen Ortega gibi bir örneği de hemen ekleyelebiliriz bunların arasına. Bu sezon başında inanılmaz vaatler, inanılmaz gaz vermeler ile alınan Lincoln ne oldu? kendi sorun, futbolu sorun, hayatı sorun. Tıpkı pek çok diğer güney Amerika’lı futbolcu gibi. Biz bu adamları getirirken onlara bu ülkenin Messi’si, Ronaldinho’su gibi muamele yaparsak, tabiki bu kadar şımaracaklardır. Özetle, Güney Amerika’lı oyuncudan bize 10 numara olmaz, olabilecek olanı zaten gelmiyor buraya. Türkiye futbolu için Avrupa’da başarı getirecek, takımını sürükleyecek bir 10 numara aranıyorsak bakmamız gereken örnekler Gerrard ve Lampard olmalı. Şovdan uzak, takımın taşıyan, tüm gücünü her zaman sahaya koymaya çalışan ve en önemlisi kendine değil takımına oynayan bir 10 numaramız olmalı. Unutmayalım ki, takımlarımız Avrupa’ya, orasında burasında top sektirme yarışmasına katılmak için değil, savaşmak için çıkıyor. Bize soytarı değil savaşçı gerekiyor.
Son bir 10 numara istatistiği.
Dün akşamki CL ligi yarı final maçında, İspanya’da Barcelona karşısında F.Lampard iyi bir oyun sergileyemedi ve oyundan alındı. Oyundan alınırken karşımıza çıkan istatistik ise, Takımın ortalama koşusu 6.2km, Lampard 8.5km. Futbol artık koşarak oynanıyor. Durduğu yerden pas atan adamla olmuyor bu işler…
Son yılların en geniş Galatasaray kadrosu ile karşı karşıyayken hala oyun kurucu bir lider arayışında olmak zaten yeterince düşündürücü değil mi?
İtalya milli takımının 2 numaralı kalecisi
Portekiz milli takımının defans oyuncusu
Avustralya milli takımının en önemli oyuncusu
Çek milli takımının belki de tek gerçek golcüsü
Bütün bunların yanında ülke milli takımının en kalitieli oyuncularını bir araya getiriyorsunuz ve hala oyun kurucu bir lider eksikliğinden bahsediyorsunuz.
Bütün başarısızlıkları bir tek futbolcunun üstüne yıkıp, başarıya giden yolu göstermek nasıl bir tecrübe gerektiriyorsa artık…
Burnunuzun dibinde Sivasspor ve Beşiktaş örnekleri varken, artık takım oyunun ön planda olduğu ve bu 2 takımın da gerçek birer lider oyun kurucuları olmadan nasıl başarılı işler yaptığını göremiyorsanız zaten meseleyi kişiselleştirmekten başka bir şey yapmıyorsunuzdur.
Tarihinizde ilk defa hak mahrumiyeti alan bir başkana sahipseniz, bu başkan ve yönetim Lincoln ün sorunlu bir oyuncu olduğunu bildiği halde takıma getiriyorsa, sezon başında getirdiğiniz hocanın yardımcılarını kovup üstüne başka biri geliyorsa, defansınızın en önemli parçalarından birini en kritik zaman da satıyorsanız, federasyon ile atışmaktan başka bir işiniz yoksa zaten sizin bir lideriniz yoktur başınızda.
Takımın başında bir lidere sahip değilken, oyuncuların içinden bir lider çıkmasını beklerseniz; hocasına küfreden, antremanı bırakıp giden, stad görevlisine posta koyan bir oyuncu topluluğuna sahip olursunuz..
10 NUMARA
Ülkemizdeki futbol tartışmalarında 10 numara kavramı önemli bir yer tutar. Transfer sezonu gelince bütün takımlarımız ilk iş bu tip bir oyuncu aramaya başlarlar. Sezon içinde eğer bir takım başarısızsa bu 10 numaranın yokluğuna veya yetersizliğine, aksi halde ise o pozisyonda oynayan oyuncunun üstün meziyetlerine ve başarısına bağlanır. Son 15 yıla bakıldığında özellikle Hagi ve Alex’in ortaya koydukları performans ve takımlarına kattıkları, bu tartışmaların haklılığına delil olarak gösterilebilir. Peki gerçekte durum böyle midir? Avrupa’da benzer örnekler var mıdır? Herkesin futbollarını hayranlıkla izlediği Avrupa devlerinin kaç tanesi bu tip oyuncular kullanmaktadır? Bu soruların cevabını bulmak futbol üzerine yaptığımız yorumların daha sağlıklı bir tabana oturmasını sağlayacaktır.
Öncelikle ülkemizdeki 10 numara tanımı neleri kapsıyor, kısaca bunları sıralamaya çalışalım. Bu oyuncular genelde top tekniği ve oyun zekası yüksek, Allah vergisi bu yetenekleri ile diğer oyunculardan ayrılan ve bu üstün meziyetleri sebebiyle saha içinde daha az mücadele etme ayrıcalığına sahip oyuncular olarak görülüyor. Bu oyunculardan takıma liderlik yapmaları, oyun kurmaları ve işler ters giderken şapkadan tavşan çıkarıp bir hareketle tabelayı değiştirmeleri bekleniyor. Temelde aynı işi yapan insanlardan kurulu olan bir futbol takımındaki görevlerin bu kadar dengesiz dağıtılması çok da mantıklı olmasa gerek. Herhangi bir başka meslek dalında aynı işi yapan insanlar arasında bu kadar sorumluluk farkı olsa, herhalde o insanlar arasında uzun soluklu ve mutlu bir çalışma ortamı kurulması beklenemez. Elbette her oyuncu yetenekleri doğrultusunda farklı görevler üstlenebilir. Ama günümüz futbolunda hücum savunmadan, savunma ise hücumdan başlarken, 10 numara örneğindeki gibi görev dağılımında oyuncuların arasındaki makasın bu kadar açılması bir takımın performansını olumlu yönde etkileyemez.
Avrupa’da üst düzey takımların bu konudaki yaklaşımlarını incelersek, hemen hepsinin oyuncular üstündeki yükü hem defansif hem de ofansif olarak mümkün olduğunca eşit dağıtmaya çalıştıklarını görüyoruz. Stoperler bir kenara artık kalecilerin bile topu oyuna etkili bir biçimde sokması beklenirken, orta saha oyuncuları bir yana en uçtaki forvet oyuncularının bile top rakipteyken defansif görevlerini yerine getirmesi bekleniyor. Böylesi bir planlama içinde 10 numara gibi savunmaya yardım etmeyen oyunculara veya oyun kurma görevine yardım etmeyen tek yönlü defansif oyunculara yer yoktur. Örneğin son Avrupa Şampiyonu İspanya Milli Takımı veya son Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Manchester United’da oyun kurucu kim sorusunu sorduğunuzda net bir cevap bulamazsınız. Xavi, Iniesta, Senna, Xabi Alonso gibi oyuncuları birbirinden ayıramadığınız gibi oyun kurarken Casillas, Puyol, Pique gibi oyuncuların hiçbir katkı vermediğini söyleyemezsiniz. Bugün dünya üstünde 10 numara vasıflarını en çok taşıyan oyuncu olan Messi bile böylesi bir rolde oynamıyor. Barcelona’da kanat oyuncusu görevi yapıyor ve rakip ataklarında önünde oynadığı kanat oyuncusuna savunmada sürekli yardımcı oluyor.
Bütün bu değerlendirmeler ışığında ülkemizde özellikle şampiyonluğa oynayan takımların, 10 numaraların etrafında bir ekip oluşturmaya çalışarak baştan hata yaptıklarını görüyoruz. Özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın performanslarının Alex ve Lincoln’e bu kadar bağlı olması, kadro kurulurken yapılan hataların, özellikle de hep tek yönlü oyuncuların tercih edilmesinin, doğal bir sonucu.
Galatasaray’da oyun kurucu problemi kronik hale geldi ve artık içinden çıkılmaz bir hal aldı.Tugay’dan sonra Hagi bu işi en iyi son yapan en iyi iki oyuncuydu.Tugay bile son dönemlerinde yan pas yaparak atakları yavaşlattığı için yedek kalıyordu.Hagi ise bu satırlara sığmayacak kadar verimli bir 5 yıl ve büyük başarılar kazandı kazandırdı.
Peki ya sonrası? Felipe geldi,yavaş. Pres yapmayan ancak müthiş bir teknik ve zeka sahibi bir oyuncuydu. Felipe’ yi attığı çlaımlardan başka neyiyle hatırlyoruz? Hiçbir şey! Lincoln aslında taraftarın uzun zaman sonra gerçekten içine sinen,ıslıklamaya kıyamadığı,sahada seyircinin duygularını yansıtmaya çalışan yapısı olan bir oyuncu. Gelin görün ki keyfe keder tavırları,maçın sıkıştığı anlarda çözüm bulamaması,kaleyi sık düşünmemesi ve belki en önemlisi Avrupa Kupası maçlarında rakip teknik direktörlerin bile korkutuğu ancak buradaki performansı ile oynadığı zaman rakipleri sevindiren bir Lincoln izliyoruz.
Kafasında Galatasaray’ı silmiş bir Lincoln bu kulübe zarardan başka bir şey veremez.Lincoln tipindeki oyuncunun teknik direktörü Lucescu’dur.Sırtına pardesüsünü koyacak,babacan,sıcak ve töleranslı bir hoca ile verimli olur.Lucescu’nun en büyük özelliği savunma futbolu oynatırken arada yapılan extra hareketlerin göze daha çok çarpması ve 1-0, 2-1 gibi sonuçlarla istikrarlı yürümesiydi.
Kimbilir,belki seneye Lucescu,tahimin 2.hocayı da göndericek olan Lincoln’ü yönetmeye gelebilir.
Konu biraz karışık geldi bana.
Birincisi: Galatasarayın oyun lideri derken kastedilen, bizim deyimimizle bir ‘10 numara’mıdır …
İkincisi: ‘bir oyun kurucu lider lazım’ cümlesindeki ‘bir’ kelimesi…
Üçüncüsü: kanat adamından oyun kurucu olamama meselesi…
Sanırım yenilikçi olma konusunda en güvendiğim insanlar bile yıl bindoküzyüzhagi döneminde kalmış. Evet o yıllar güzeldi, Zidane’lar vardı, Rivaldo’lar, Veron’lar… Ne oynarlardı ama değil mi?
Bizim de Hagi’miz vardı. Efsane, anlatmakla bitmez. En büyük başarılarımızın baş mimarıydı.
Futbol o zamanlar şöyle oynanıyordu: 4′lü defans, 2 forvet (biri uzun, genellikle ikisi de koşan, pres yapan) orta sahada yine takım savunmasına katkı yapabilen iki kanat adamı, bir defansif orta saha (genellikle üç kişilik koşan ve 10 metre önüne pas atamayan cinsten) ve takımın prensi oyun kurucu… Allah yetenek vermiş gerisini koyvermiş cinsinden. Doğal olarak bu koşmayan, savunma yapmayan adamların zaafları takımın diğer elemanları tarafından kapatılırdı. o zaman 10 numara bir nevi takımın yarısıydı.
Ama artık böyle oynanmıyor… Farkında mısınız?
Bu adamlar üst düzey avrupa futbolundan temizlenip ikinci, üçüncü sınıf liglere gönderildiler. Rivaldo Yunanistan’a gidebildi ancak. Bu tür admların en üst seviyesi Ronaldinho artık ikinci sınıf bir lig haline dönüşen İtalya’da. Lincoln, Marcelinho gibi adamların da yolu Türkiye’ye düştü. 10 numara devri kapandı.
‘Bir’ oyun kurucu diye de birşey kalmadı artık. orta saha adamlarının neredeyse hepsi oyun kurucu görevini üstleniyor. Chelsea de Ballack mı oyun kurucudur yoksa Lampard mı? Barça’da Xavi mi, İniesta mı, yoksa Messi mi?
Manchester’in bir tane mi oyun kurucusu var? Arsenal’in, Milan’ın… Artık kimse koskoca bir takımı bir kişinin ayağına bağlamıyor. Oyunu kurma yükü hala orta saha oyuncularında olsa bile en azından birkaçı bu işten sorumlu tutuluyor. Zaten oyun kurma görevi artık ceza yayı etrafında da yapılmıyor. Defansif orta saha oyuncularından hatta stoperlerden başlıyor. Yani oyun ekip halinde kuruluyor.
Arda meselesine gelince. Cristiano Ronaldo ve Giggs’in kanatlardan nasıl oyun kurduğunu izledinizmi hiç? tabi bura da Scholes’un yaptıklarını inkar etmiyorum ama bu ikili ‘kanattan nasıl oyun kurulur’u çok güzel gösteriyor. Şu anda Real’in hücum gücündeki en önemli pay Robben’de. Real’in gollerinin yarısı kanattan geliyor. Yani kanat adamından da oyun kurma yönünden yararlanılabiliyor. Başka bir deyişle oyun kanattan da kurulabiliyor.
Avrupa futbolundaki bu değişiklikler iyi gözlenmeli ve futbolumuza iyi uyarlanmalı. Özellikle de konuşmaları büyük bir kitle tarafından kural olarak kabul edilen, futbolumuza ve medyamıza yön veren insanların bu gözlemleri yapması ve her konuda olduğu gibi bu konuda da öncülük etmesi gerekli. Bu değişimi geçiremezsek futbolumuzun bugünkünden daha geriye gideceğini düşünüyorum.
Galatasaray da şu anki kadroda oyunu ele alabilecek tek oyuncu var o da Arda’dır. Arda oynadığından beri sürekli sol açık zaman zaman sağ açık oynadı. Aslında kanatlarda onun yerine oynayabilecek oyuncu olmadığı için Arda oynatıldı ama gerçekten özellikle bu sezon pek verimli olamadı.Öncelikle Arda’nın kanatlarda oynayabilmesi için çok iyi bir kondisyon kapasaitesine sahip olması lazım. Bakınız maçlara dakika 60-65 Arda yürümekten aciz kalıyor. Neden? Çünkü kondisyon yetersiz. Ki
lolu. Bacakları kısa olduğu için oyundan çabuk düşebiliyor. Bir kanat oyuncusunun böyle olmaması lazım. Arda’nın asıl mevkisi forvet arkası ya da oyun kurucu olmalı. Kanatlara Sabri gibi hırçın çok koşan geri dönebilen oyuncular lazımdır herzaman. Arda’dan bu şekilde verim alınmaz.Tabikide oyun kurucuda koşmayacak değil koşacak elbet. Ama kanat oyuncuları kadar da koşmaz elbeltte. Galatasaray oyuncularını yeterince tanımıyor.Sistemli bir futbol oynayamıyor malesef. Zira Türkiye’de sistem futbolunu en iyi oynayan takım Galatasaraydı. Bir diğer konu defans. Bu sene Galatasaray defansı yol geçen hanı gibi oldu malesef. Bunu üzülerek söylüyorum. Sürekliliği olan bir stoper kesinlikle bu takıma lazım. Lincoln meselesi ise artık taraftarları çok sıktı. Önemli bir oyuncu fakat bir o kadar da problemli. Bu oyuncu geri kazanılmalı bence ama bu saatten sonra zor gibi duruyor. Yeni teknik direktörün eğer Lincoln kalırsa nasıl bir sisitem uygulayacağı merak konusu. 4-3-3 te lincoln’ün yeri asla olmayacaktır. Yönetim ne olursa olsun Lincoln’ü kesinlikle göndermeli. Tüm yetkiler Teknik direktöre verilmeli. Bu takımın bir başı olmalı. Eğer bunlar olmazsa Galatasaray hayal dünyasından öteye geçemez…
LİNCOLNUN DEĞERİNİ KİMSE BİLEMİYOR…
Türk futbolunda neden tüm suç sadece bir kişinin üzerine atılıyor anlamıyorum.Bu sorun hem Galatasaray adına hem futbol yorumcularımız adına ve hemde diğer büyük kulüpler adına geçerli.Galatasarayda efsane olmaya ve oyun lideri olmaya aday olan dört tane büyük futbolcu Lincoln başta olmak üzere Baros Kewell ve Arda’dır.Her ne kadar sezona büyük transferlerle başlasa da Galatasaray gibi bir takım otorite ve düzen olmadığından dolayı ligi beşinci sırada bitirdi…
Size göre oyun lideri nedir Sayın Hıncal Uluç ve yorumcu arkadaşlarım?Bence oyun lideri gerektiğinde gole giden ve gerektiğinde düzenli asist yaparak karşı takımın kontrataklarıyla hücumunu önleyen futbolcu demektir.Galatasarayda bunun en iyi üstesinden gelebilen futbolcu da hiç kuşkusuz Cassio Lincolndür.
Evet belkide oyuna adapte olamadığı ve bu nedenle kendi performansını tam olarak sahaya yansıtamadığı maçları çoğunlukta gibi görünüyor ama isteyince de çok güzel oynuyor.Aslında futbolda isteyip istememe gibi bir şans yoktur ama her futbolcunun yapısına göre değişir.Sezonun ilk haftasına bakalım.Süper Ligdeki ilk maç Galatasaray-Denizli maçıydı..Galatasaray 4-1 üstün kapattı bu maçı.Baros’tan gol ve Lincoln den asist geldi. Galatasaray en büyük eforunu da UEFA kupası süresince harcamıştı. Benfica,Methalist Kharkiv,Hertha Berlin,Bordeaux,Hamburg gibi zorlu rakipler bizi bekliyordu.Aslında Benfica maçındaki en büyk kahramanlığı De Sanctis yaptı ama Lincoln ün de üzerine büyük görev düştü.Bunu layıkıyla yerine getiren Cassio Lincoln UEFAYA bomba gibi başlamaya hazırdı.
Bir diğer maç ise Metalist Kharkiv maçıydı.Servet çetin in yaptığı en küçük hata deplasmanda oynanacak maçı da riske atmıştı.Ama Lincoln attığı son dakika golüyle takımımızın gözdesi olmuştu.Hertha Berlin maçında ise Lincoln ayrı bir güzeldi.Asistleri ve çalımıyla tüm futbolcuları geride bırakmış ve gol atmaya,attırmaya hevesleniyordu adeta.Taraftarın beğenisini kazanan Lincoln yine yoluna devam ediyordu.Şimdi ise sırada Bordeaux var.Bu maçta deplasman dışında kendi evimizde oynadığımızda Lincolnde muhteşemlik göremedim.Çünkü o zaman Michael Skibbe gitmiş yerine Bülent Korkmaz alınmıştı.Lincoln de tam olarak yeni antrenöre alışamadığından dolayı kendi evimizdeki Bordeaux maçında tam olarak iyi oynayamadı.Zaten kalan son Hamburg maçında ise süregelen antrenör kavgası nedeniyle asist yapmakta ve çalımlarda isteksizdi Lincoln.
Şimdi UEFA dan Süper Lige döndüğümüzde de farklı tabloyla karşılaşıyoruz.Gol Kralı unvanına sahip olan futbolcu Galatasaraylı Milan Baros.Hiç kendinize sordunuzmu Sayın Hıncal Uluç ve Lincolnü eleştiren yorumcu arkadaşlarım?Baros nasıl gol kralı oldu?Kimden asist aldı ve nasıl çalımlar yaptı?Bu soruyu düşündüğünüzde verecek cevabınız her ne kadar onu eleştirsenizde Cassio Lincoln olacaktır.Çünkü Süper Lig çerçevesi esnasında Barosa asist yapan tek kişi Lincolndür.Bunu neden farketmek istemiyorsunuz anlamıyorum.Zaten bazılarına göre de şampiyonluğa ulaşamamanın sırrı da Lincoln.Çok yanlış düşünüyorsunuz.Şampiyonluğa ulaşamamanın veya UEFA yollarına yeniden kavuşamamanın asıl nedeni Yönetimin yaptığı hata.Bu hata da Tüm futbolcular birden Skibbeye alışmışken Süper Ligde başarısızlığın yüzünden ani kararla Skibbenin gönderilmesidir.Zaten o zamanlardan umutlar tükenmişti şampiyonluk için.Teknik antrenörü göndermenin de gereği yoktu.Artardına alınan bu ani kararlar nedeniyle Galatasaray tam taktiği eline alamamış ve bunun dışarıdaki tablosuyla karşılaşan bazı yorumcular da Lincolnü oyun kuruculuk yapamaması nedeniyle suçlamışlardır.
Gerek GSTV ve gerek NTVSPOR TVden izlediğim antremanlara göre Cassio Lincoln onca hareket yapıyor ve Skibbe zamanında bunu sahaya da yansıtıyordu.Bülent Korkmazla anlaşamadığı nedeniyle sonlara doğru oynayamayan Lincolnü gönderilme korkusu sarmıştı.Size bir soru daha soruyorum.Bir futbolcu olsanız,Yönetimden ve taraftarlardan size olumsuz yönde eleştiriler gelse,basına size birşey söylenmeden gönderilmeniz dahilinde açıklama yapılsa ertesi günkü antremana veya oynanacak olan maça istekli çıkar mısınız.Ben maçta koşmak değil yürümem bile.Çünkü bana olan güven iç karışıklıklar nedeniyle azalmış.Ama bu güveni taraftarların olumsuz eleştirisi nedeniyle de sağlamaya çalışmam.Lincoln de bence futbolunda bu politikayı izleyerek ilerliyordu ve sonlara doğru da maçlarda oynayamadı.Ben bir Galatasaray taraftarıyım ve Lincolne yorumcular ve taraftaralar açısından yapılan haksızlıkların bitmesi kanaatindeyim.
Ama bir yandan sizde haklısınız Sayın Hıncal Uluç ve eleştirmen arkadaşlarım.Bir gün yönetimden izin çıkmamasına rağmen 22 tane bavulla Brezilya seyahatine gitmişti futbolcumuz.Bu çok çok yanlış karar.Bunun sezon bunalımından olduğunu düşünüyorum.Yönetim izin verseydi ve serbest bırakabilseydi Lincoln şu an daha farklı oynayabilirdi.
Sezonun toplamı boyunca UEFA’NIN da yanı sıra asist kralının Lincoln olduğunu ve bir şans daha verilerek gönderilmemesi gerktiğini belirterek satırlarıma son veriyorum.Böyle bir site açıldığı için emeği geçen herkeze teşekkür ediyor,Sayın Hıncal Uluc unda palavra atmak gibi kendisine yakısmayan sözlerden kaçınmasını istiyorum.Ama yorumculuğunu da kendime örnek alıyorum.