Ana Sayfa > Hakan Ünsal > Hakan Ünsal: Alınacak yabancı fizikli olmalı

Hakan Ünsal: Alınacak yabancı fizikli olmalı

hakanunsal“Ligimizde kalite düşük. Ama fizik mücadele üst düzeyde. Bu yüzden bundan sonra büyük takımlara alınacak yabancıların fizik kalitelerinin yüksek olması gerekir.”

Bu görüşle ilgili yazılarınızı bekliyoruz.

Hakan Ünsal

  1. Siret Uslu
    14:42 içinde 28 Nisan 2009 | #1

    Fabian Ernst’in Beşiktaştaki başarılı performansını görünce, keza Lincoln,Delgado,Colman gibi oyuncuların başarısızlıklarına şahit olunca, ister istemez akıllara fizik mi ? Teknik mi ? Sorusu geliyor. Oysa cevap ikiside değil ! Tıpkı Alex örneğinde olduğu gibi fizik+teknik bir arada olmalı.

    Özellikle Ülkemize Fabian Ernst’in gelişiyle kulüplerimizin transfer stratejisinin,transfer politikasının olumlu yönde değişeceğini sanıyorum. Ernst bu yönde olumlu bir örnek olacaktır. Çünkü tek başına teknik, tek başına fizik yeterli olmuyor. Ernst çok üst düzeyde teknik bir oyuncu değil, maestro özelliğinede sahip değil. Ama fizik gücü üst düzeyde, tekniğide bir ön libero için yeterli seviyede. Hal böyleyken nokta bir transfer olduğu aşikar.

    Kulüplerimizde bundan sonra transfer edecekleri her mevkideki oyuncular için öncelikle fizik gücü aramalı. Tekniği olupta, fiziği sıfır derecesindeki futbolcuların ne kadar verimsiz kaldığının örnekleri ülkemizde çok.

    Bu bağlamda yeri gelmişken buna paralel bir örnek vermek istiyorum. Beşiktaş’ın yeni transferi Michael Fink hakkında kısaca konuşayım.

    Michael Fink, Fabian Ernst’in özelliklerinin tam tersine sahip ama orantılı bir biçimde dağılmış halidir. Yani Fink’in tekniği Erns’ten daha iyi, hızı ve golcülük özelliği daha çok üst düzeyde, ama fiziği ve defansif yönü Ernst kadar iyi değil. Yine tekrarlıyom. Ama hücüma yönelik bir orta saha için yeterli fizik+teknik karışımına sahip Michael Fink.

    Son olarak şunu belirtmek istiyorum. Basınımızda Ernst hakkında, Lampard Chelsea, Gerard Liverpool için ne ise, Ernst’te Beşiktaş için odur ifadeleri kullanılmıştı. Ben bu yorumları dinleyip okuyunca katılamıştım.

    Ama işte şimdi Beşiktaş, Takımın Gerard’ı, Lampard’ı olacak bir oyuncu transfer etti.

    Michael Fink !

  2. Barış Gerçeker
    17:49 içinde 28 Nisan 2009 | #2

    Türk futbolu denince akla gelen bir ekol yok. Buna en yaklaşılan dönemler, doğal olarak “başarılı” kabul edilen takımlarımızın olduğu dönemler denebilir. UEFA şampiyonu Galatasaray, Dünya üçünüsü Milli Takım ve Avrupa Üçüncüsü Milli Takım bunların içinde sayılabilir. Örneği biraz genişletmek ve herkesin takdirini kazanmak noktasına getirilecek olursa, Ersun Yanal’ın Avrupa’da sürprizler yaratan Gençlerbirliği takımı, geçen sene Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynayan Fenerbahçe sayılabilir. Ancak bu takımların HİÇBİRİNİN ortak bir futbol anlayışı olmaması da daha ziyade eldeki kadroya veya baştaki hocaya dayalı sistemlere götürüyor bizi.

    Bu nedenledir ki ligimize hakim olan ekoller genelde ağırlık kazanan yabancı oyuncuların milletlerine meyl etmektedir. Zamanının Yugoslav ekolü Fenerbahçe’nin dönem dönem tutan Brezilya ekolüyle birleşmektedir. Nitekim bugün ligimizdeki Brezilyalı (ve ondan daha sert mizaçlı olsa da diğer Güney Amerikalı) oyuncu sayısı belki de ligimizin direnç ve kuvvet açısından eksikliklerinin sebeplerinden biri olarak gösterilebilir.

    Oldukça ağır ve yavaş oynanan bir ligimiz var. Bu sürat problemi topa sahip olan takımın ya kendi mizacından ya rakibin oynatmamaya yönelik tarzından dolayı ortaya çıkıyor. Oynatmamaya çıkan takıma karşı bireysel yetenekler devreye girmek zorunda, bu konuda da tercih ekseriyetle sambacılar (veya tangocular). Oysa ki bizde temel altyapı eğitimlerinin eksiklik ve yetersizliklerinden dolayı mevcut teknik kapasiteler en üst seviyeye ulaşamıyor. Bu nedenle aslında fizik güç üzerine gidilerek oyunculara en azından sürat ve güç kazandırılabilir, beceriyle, “incecilik”le çözülemeyen kimi kilit durumlar bu ikiliyle ekarte edilebilir. Ancak bu tercih edilmiyor.

    Günümüzde Turkcell Süper Ligi’nde 6+2 kuralı söz konusu. Bu da sahadaki 11 adamın 6′sının yabancı olması demek, maça çıkan 18 adamın ise 8′inin. Takımların yaklaşık olarak yarısı demek çok yanlış olmaz. Bu ortamda yerli oyuncularımızın kapasiteleri ve becerileri belli iken takımın asıl profilini ortaya koyması beklenen oyuncular doğal olarak yabancı oyuncular oluyor. O nedenle yabancılarınız yavaş ve yumuşaksa takımınız da yavaş ve yumuşak oluveriyor.

    Beşiktaş’ın devre arasında yaptığı Ernst transferi bu yazıya yol açan söyleme yol açmış olsa da aslında bu tespit Delgado, Alex ve Lincoln özellerinde zaten göz önünde olan bir olguydu. Bu oyuncularla ilgili genel kanı “tek yönlü” olmaları üzerinde yoğunlaşırken o tek yönlülüğün savunma sevmezliğe dayandırılması da tek başına yetersiz. Benzer şekilde, zihinlerinin hızları bir yana, bu oyuncular maçların içerisinde süratli ve güçlü değiller. Ancak ve ancak takımlarının geri kalanı gerçek anlamda hızlı, çevik ve kavgacı olmayı başarabilirlerse takımın düzeni içerisinde topu ayaklarında daha az tutmak zorunda kalarak hıza katkıda bulunabilecek potansiyelleri ise her daim mevcut. O nedenle, aslında takımlarında kalmaları ve korunmaları ancak takımın geri kalanının bu oyuncuların zihin hızlarına erişecek yapıda olanlar arasından seçilmeleri elzem. Aksi takdirde geldikleri toprakların portresi olan yumuşaklık takımın tamamına sirayet ediveriyor.

    Türk futbol takımlarının yönelmeyi tercih etmedikleri Kuzey Avrupa ekollerine yönelmeleri zamanı geldi de geçiyor. Ülke ve takım futbolu olarak pek yüzlerine bakılmaz olmuş olmalarına rağmen, Polonya ve Macaristan da dahil olmak üzere Orta Avrupa, kesinlikle hem hızlı, hem güçlü, hem de şaşırtıcı derece teknik oyuncularıyla İskandinav ülkeleri, tabi ki Almanya ve İngiltere (ve diğer adalar), son Euro 2008′de herkesi hızıyla hayran bırakan koca kıta Rusya ve Hollanda. Bu liglerin yabancı tercihlerine baktığınız zaman ağırlığını kesinlikle hissedeceğiniz bir diğer ekol de Afrika ancak buradan alınan oyuncuların “arıza” olma potansiyelleri de oldukça yüksek ve risk taşıyor.

    Artık herkes herşeyi yapmak zorunda. Herkes yetenekli olmayabilir ancak yeterince çalışarak ve üstüne giderek herkes bir dereceye kadar hızlı ve bir dereceye kadar güçlü olabilir. Bunun üzerine eğilmeyi akıl edenin bunu altyapıdan itibaren uygulamasıyla bir ekol yaratma şansı çok yüksek. Çünkü bugün güçlü ve hızlı takımlara karşı ancak direnç gösterebilen takımlarımız var. Böyle bir takımı kendi içimizden çıkartabilirsek herkese yol gösterme şansımız olabilir. Ancak böyle bir hamlenin bu kadar günlük yaşayan bir memlekette gerçekleşme ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu da ne yazık ki hepimiz çok iyi biliyoruz.

  3. aykutyuceil
    01:20 içinde 30 Nisan 2009 | #3

    Barcelona, Rivaldo’yla yollarını ayırdığında hepimiz şok olmuştuk. hani Fenerbahçeye 30 metreden frikik golü atan, Galatasaray’a karşı Saviola’ya göğsü ile asist yapan, milli takımımıza karşı 2-3 kişiyi peşinde gezdiren Rivaldo… Evet Barça Rivaldo ile yolları ayırmıştı… Ama zaten Rivaldo yaşlanıyordu. Aynı Barça daha sonra futbol tanrısı Ronaldinho’yu da gönderdi. Biz olayı bu sefer de ‘önceki sezon takıma bişey vermedi, mutlu değildi’ diye açıklamaya çalıştık.
    Oysa durum bu kadar basit değildi.
    Bu iki örneğin tam tersi Makalele olayında yaşanmıştı. Real Madrid’in efsane kadrosunun defans hattı dışında savunma yapan tek adamıydı o. Real’in bel kemiğiydi, vazgeçilmezdi. Ama vazgeçtiler.
    Örnekler çoğaltılabilir. Bu oyuncuları bünyesinden ayıran takımlar genellikle belirli bir süre sıkıntı yaşadılar, sallandılar ama yıkılmadılar. Bu oyuncuların yerine koydukları oyunun iki yönünü birden oynayabilen oyuncularla yakın zamanda daha iyi duruma geldiler.
    Örnekler çoğaltılabilir. Ya da daha basit bir soru sorulabilir. Alex, Lincoln, Delgado, Maldonado, Josico, Deniz, Selçuk, Cisse, Linderoth neden Türkiye’de forma giyiyor? Neden Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde değiller. Marco neden Betis’te? Emre Belözoğlu neden Avrupa’nın gözbebeğiydi?
    Son on yılın efsane orta sahalarını düşündüğümüz zaman… Juventus’ta Nedved-Davids, Milan’da Seedorf-Pirlo, Galatasaray’da Emre-Okan(tamam bu bizim lokal efsanemiz olabilir!) Chelsea’de Lampard-Ballack, Barcelona’da Xavi-İniesta… Hepsi de hem bireysel anlamda hem takım olarak müthiş başarılar yakaladılar. Bu oyuncuların hiçbirine ne klasik 10 numara ne de bizim tabirimizle ön libero diyebilirsiniz. Bu oyuncuların hepsi gerektiğinde en ince arapaslarını atabilen, iyi orta yapabilen, top süren çalım ve şut atan; gerektiğinde de pres yapan top kapan oyunculardı. Gerrard, Xabi Alonso, Schools, Viera, Emerson hep bu yönleri ile efsane olmuş oyuncular. Yani şu anda Avrupa’da üst düzey takımların herhangibirinde sürekli forma giyen bir Maldonado, Lincoln bulma ihtimaliniz çok zor.
    Olayın teknik boyutunu da biraz açmak gerekirse…
    Avrupa futbolunda en çok kullanılan sistemin 4-4-2 veya 4-5-1 olduğunu düşünürsek durumun ciddiyeti biraz daha açıkça ortaya çıkıyor. Yani 4 orta saha oyuncusunun kanatlar dışında kalan iki tanesinde özellikle oyunun iki yönünü kullanabilme özelliğinin yüksek olması gerekiyor. Ama Türk takımlarındaki genel mantık bu ayunculardan birinin savunma ağırlıklı diğerinin ise hücum ağırlıklı olması yönünde. Bu durumda savunma ağırlıklı orta saha oyuncusunun fizik yönü güçlü ancak teknik kapasitesi düşük; diğer oyuncunun özellikleri ise bunun tam tersi oluyor.
    yani ön libero tabir ettiğimiz oyuncu savunma anında beklere kademeye gidebiliyor yada stoperlerin arasına girebiliyor. 10 numara tabir ettiğimiz oyuncu ise hücum anında rakip ceza sahasının içine giriyor ve geri dönüşü veya savunması çok düşük oranda kalıyor. Doğal olarak eğer takımın bekleri savunmacı, kenar orta saha oyuncuları da hücumcu ise bir anda takım 5-0-5 şeklinde bir dizilişe bürünüyor ve orta sahada büyük boşluklar oluşuyor. Bu yüzden orta saha oyuncularının hem fizik güçlerinin ve savunma yönlerinin hem de teknik kapasitelerinin en azından orta seviyede ve birbirine yakın olması gerekiyor.
    Sonuç olarak herhengi bir bölgeye transfer edilecek oyuncunun sadece fizik gücünün yada teknik kapasitesinin yüksek olması ancak Türkiye ligi için ve bir ölçüde yeterli olabilir. Dolayısıyla seçilecek oyuncuların oyunun iki yönünü oynayabilmeleri, hem fizik hemde teknik açıdan en azından orta seviyede olması gereklidir.

  4. Ogün Öcek
    01:55 içinde 30 Nisan 2009 | #4

    Hakan Ünsal’ın ligimizin ‘fizik gücü yüksek’ saptamasına kesinlikle katılıyorum. Aksine ligimizin fiziksel açıdan zayıf olduğunu düşünüyorum…

    Turkcell Süper Lig’in neresi ‘süper’ sorusunu uzun zamandır soruyorum kendime. Öncelikle bu ‘süper’ kelimesine takıyorum. Nitekim ligimizin adı 1. lig iken ne oldu da süperleşti bir anlam veremedim. Aksine gittikçe düşen bir kalite söz konusu.

    Ligimizin bu durumuna düşmesinde yöneticisinden futbolcusuna, yorumcusundan taraftarına kadar birçok insan sorumlu. Fakat bu konuyu burada irdelemek istemiyorum. Çünkü çok teferruatlı bir konu.

    Gittikçe gelişen dünya futbolu karşısında her geçen gün değer kaybeden bir lige birçok yabancı futbolcu gelmek istemiyor. Özellikle hem fiziksel hem teknik açıdan iyi olan bir futbolcuyu süper olan ligimize(!) getirmek imkansız gibi bir şey. Örneğin Alex De Souza. Fiziksel açıdan üst seviyede olan bir Alex’in Türkiye’de oynaması ancak emeklilik döneminde mümkün olurdu. Hem fiziksel hem teknik açıdan kusursuz futbolcuları ülkemizde görmek için uzun bir süre beklememiz gerekiyor bu gidişle…

    Anelka, Ortega, Hagi, Appiah, Carew gibi üst düzey futbolcuları ligimizde izleme imkanı bulduk fakat gelişleri muhteşem gidişleri sessiz oldu. İngiltere’nin İspanya’nın muhteşem statlarından gelip Anadolu’nun bakımsız statlarında futbol oynamaya çalışan yıldız futbolcular çareyi bir an evvel gitmekte buluyor.

    Özellikle bu seneden sonra üst düzey futbolcuları transfer etmek daha zor olacak. Çünkü Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi takımlara transfer olan yabancı oyuncuların amacı Avrupa maçlarında kendini göstermek. Avrupa’da tanınan Galatasaray ve Fenerbahçe’nin bu sezonki lig sıralamasında bir hayli geride olmaları, yapacakları transferleri de epey etkileyecektir.

    Öncelikle şu yıldız futbolcu sendromundan uzaklaşması gerekiyor kulüplerimizin. Sadece ismi olan futbolcuları transfer etmenin ne gibi sonuçlara yol açtığı açıkça ortada. Örneğin Fenerbahçe La Liga’nın gol kralını transfer edeceğine, kendi sistemine uygun olan ve her geçen gün yıldızı parlayan Fransız oyuncu Bafetimbi Gomis’i transfer etseydi şu anda birçok şey farklı olabilirdi. Nitekim şu anda birçok büyük kulübün transfer listesinde.

    Süper olan ligimizin büyük kulüplerinin yapacağı en iyi transferler geleceğe yönelik olanlar diye düşünüyorum. Yani bu kulüplerimiz genç oyunculara daha çok ilgi göstermeye başlarsa hem mali açıdan hem de kalite açıdan parlak günler yaşayabilirler. Bunun için de hem alt yapıya önem vermek ve dünyanın çeşitli ülkelerinde forma giyen genç yıldız adaylarını izlemek gerekmektedir. Yıldız oyuncu sendromundan kurtulduğumuz an çok daha iyi seviyeleri geleceğimize inanıyorum…

  5. guven
    17:44 içinde 01 Mayıs 2009 | #5

    Alınacak yabancı fizikli olmalı derken herkes Hakan Ünsal’ın ne demek istediğini anlıyor anlamasına da, fizik kalitenin boyutlarını ve ne anlama geldiğini daha iyi incelemek gerekiyor. Misal; küçüklüğümde oynanan bir Hollanda-Sovyetler Birliği Avrupa Şampiyonası Finali hatırlıyorum, hani şu meşhur Gullit-Rijkaard-Van Basten üçlüsü kaleci Dassaev’e karşı durumu. Herkes anlatıyordu sağda solda amcalar: “Rusların fizik gücü çok iyi, Rusların fizik acayip” şeklinde yorumlar. Hollanda 2-0 almıştı tabii o zaman bu kadar önemli değil fizik güç, ben de fiziğin fiziksel bir şey olduğuna uyanıyordum yavaş yavaş.

    Şimdi niye anlattım bunları? Bugün bir defansif orta sahanın, orta sahanın, sağ ve sol beklerin ve stoperlerin fizik gücünün üstün olmasından bahsetmiyor herhalde Hakan Ünsal, zira bu mevkilerde oynayan oyuncuların yerli-yabancı fizik güçlerinin zayıf olması düşünülemez, düşünülmemeli. Kanat oyuncularını da bu grubun içine katabiliriz, şöyle ki kanat oyuncuları çok güçlü veya dayanıklıkları yüksek oyuncular olmasa da süratli ve topsuz oyunu oynayabilecek oyuncular olmalı, bunun yanında da çok yetenekli olmaları tercih sebebidir. Hakan Ünsal’ın yabancı alırken diye belirtmesinin sebebi hepimizin yabancı oyuncu transferinde ilk istediğimizin forvet arkası (10 nömara) veya forvet oyuncuları olması.

    Forvet arkası denilen oyuncular özel yetenekleri olan futbolculardır, doğal futbol yetenekleri üst düzeydedir, toplara iyi vururlar, oyun zekaları çok iyi olmalıdır, duran toplarda önem arzederler, kapanan takımlara karşı önemli silahlardır, pas ve yaratıcılık özellikleri yüksektir. Bu tip oyuncuların fizik güçlerinin yüksek olmasını beklemek abestir. Sadece hızlı, çevik ve dayanıklı olmaları bu tip bir oyuncuyu dünya klasına taşır. Çok güçlü olmaları, pres yapmaları, hava toplarında etkili olmaları(zıplamak da fiziksel bir özelliktir) beklenemez, beklenmemeli.

    Bu tip oyuncularda ve her tip oyuncuda asıl aramamız gereken özellikler fiziksel, teknik vs özellikler değildir. Futbol fizik ve teknik olarak ikiye ayrılmaz, futbolu bu iki önemli tanımlayıcı dışında bir kaç parçaya daha bölmemiz gerekiyor artık. Bunların en önemlisi zihinsel becerilerdir. Bir futbolcunun uyum sağlama yeteneği, takım yardımlaşma özelliği, kendi özerlliklerinin ne kadarını sahaya yansıttığı, pozisyonları önceden sezme yetisi, hırsı, sahada verdiği kararlar, tartışmalı pozisyonlarla ilgili tutumu, arkadaşları üzerindeki etkisi ve bunun üzerine yazılabilecek bir çok özellik daha bulabilirsiniz.

    Fabian Ernst kuşkusuz ki yılın en önemli transferlerinden biri oldu. Bunun sebebi Ernst’in fiziksel olarak süper bir oyuncu olması değil, bu zihinsel özelliklerdir. Sabri Sarıoğlu fiziksel olarak Türkiye’nin en iyi oyuncularından birisidir, teknik olarak biraz zayıftır evet ama zihinsel özellikleri Ernst kadar iyi olsa Dünya’nın en önemli sağ beklerinden biri olurdu. Bir diğer örnek de teknik olarak doruklarda dolaşan ama fiziksel olarak geçirdiği sakatlıkların da etkisiyle artık bitmeye yakın durumda olan Harry Kewell. Bu oyuncu da fiziksel olarak herhangi bir ligde oynaması artık çok zorken müthiş mental özellikleriyle Galatasaray gibi bir takımın en önemli 3-4 oyuncusundan biri olabiliyor.

    Forvet veya santrfor oyuncularda özellikler farklılık gösterebilir, fiziksel veya teknik özellikler takımın oyun tarzına göre oyuncu seçimi yaparken ön plana alınabilir fakat yine mental özellikler göz ardı edilmemelidir.

    Takımlarımız transfer yapmayı bilmiyorlar bu bir gerçek. Adeta loto oynar gibi menajerlerin sattığı oyuncuları alıyorlar. Bazen oluyor genelde de olmuyor işte. Sorunlu futbolcular her sene lige damgasını vuruyor. Bir kaç kalburüstü örnek dışında hiç bir oyuncu Avrupa Kupası maçlarında herhangi bir varlık gösteremiyor.

    Sözün özü şudur ki takımlarımız hem süper yetenekli hem de fizik olarak çok iyi durumdaki forvet arkası oyuncuları ALAMAZLAR. Böyle oyuncu sayısı çok az zaten. Bu tarz yetenekli oyuncuları alırken oyuncular iyi araştırılmalı, takıma uyum gösterebilecek özellikleri olup olmadığına bakılmalı, bir kadroyu kurarken tüm oyuncuların birbirine uyum sağlamaları son derece önemlidir, hele takıma yıldız alıyorsanız örnek bir insan olmalı.

  6. 10:34 içinde 03 Mayıs 2009 | #6

    Türkiye’nin son yetmiş yılına yapılan bir eleştiriye pekala Turkcell Süper Ligi’ne de uyarlayabiliriz. Mühim tarihçilerimizden Sina Akşin, 1945′e gelişmenin toplumun her parçasıyla, az ama hep beraber olduğunu söyler. Milat kabul ettiği 45′ten sonra ise gelişme, burjuvazinin toplumun geri kalanı arasındaki farkın daha da açılmasından başka bir şey olmamıştır(Kısa Türkiye Tarihi).

    Turkcell Süper Ligi’nde paranın çok şey ifade ettiği-biraz geç kaldık paranın efektif kullanımını Avrupa’dan öğrenmekte-bir dönemde bütçe olarak para babaları olarak ifade edebileceğimiz İstanbul büyükleri ile arasında devasa farklar bulunan Anadolu takımları İstanbul büyüklerinin transfer politikaları parelel bir politika beklemek saçmalık olur. Ligimiz daha sert artık, çünkü seyirciyi mutlu etmek için teknik açıdan çok üstün oyuncular aldı büyükler. Onları tekmelerle, nizami şarjlarla durdurabilirdi geri kalanları. Etki tepki olayı sadece.

    Ernst hamlesinden sonra, üç büyüklerin Anadolu takımlarının sert futbol hamlesine biz de istersek sert oluruz diyerek cevap vermesi Turkcell Süper Ligi’nin kalitesi yükselteceğine düşürecektir. Oyun artık daha sert oynanacaktır ligimizde, daha temposu düşecektir, Avrupa’da gelişen yeni futbol akımlarından uzak kalacağız iyice. Süper Ligi izlemek için decoder alan taraftar sayısı düşecektir, taraftarın maç skoru bilmesi yetecektir Premier Lig izlerken. Üç büyükler futbolumuzun sadece taraftarı ve parası en fazla olan kulüpleri olmanın dışında Türk futbol anlayışını da şekillendiren lider takımlar olmalıdır. Barcelona şu anda dünya üzerinde en güzel oyunu oynayan takım olarak gösteriliyor; Rinus Michels’den Cruyff’tan sonra hep aynı sistemi geliştirerek, yenileştirerek oynamakta. Başarısız olduğu zamanlarda Betis ya da Mallorca gibi sert oyunculara sahip olmalıyız, biz niye güzel futbol oynamak zorundayız, demediği için Barcelona olmuş Barcelona.

    Ki o Barcelona’nın uçuk performansı İspanya Milli Takımı’na sirayet etmiş ve gelmiş geçmiş en başarılı milli takım performanslarından birine imza atmaktalar hala. Biz de üç büyüklerde yabancıların dışında kalan-bazen yabancıları da- yerlileri milli takıma alıp onlara amansız deyip duruyoruz. Günlük ya da senelik başarıların peşine düştüğü sürece, başarılı çıkan bir transferin ardından diğer büyüklerin de benzer transferlere koştuğu sürece, bizim üç büyüklerden sistemli bir başarı beklemek hayalcilik. Türk futboluna ilk gereken devrimi Sivas tekrardan gerçekleştirmek üzere; Sivas devriminden sonra üç büyüklerin birinden devrim gelmek zorunda. Yoksa Türk futbolunun merkezi uzunca bir süre Anadolu olacak.

  1. Henüz geri dönüş yok.
Bu konuya yazı göndermek için giriş yapmanız gerekmektedir.